Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. müfessirler, 8. Ayetteki emanet meselesine hem insanlara korunması ve esirgenmesi için bırakılan nesneler, riayet etmesi gereken sözleşmeler gibi maddi ve manevi emanetleri kapsadığını hemde Allah'ın bizlerden istediği, imanla alakalı olan kulun uymayı taahhüt ettiği ilahi hükümleri kapsadığını belirlerler.

Buna göre mesela birine korunması için bırakılan mal gibi Allah'ın mü'minden yerine getirmesini istediği namaz, oruç vb. İbadetler de birer emanettir. Fert ve toplum olarak emanetlerine ve sözlerine bağlı kalırlar. “Emanet” yalnız mal, para ve eşyalara ait bir durum değildir. Bütün şer’î teklifler, Allah’ ait haklar, kullara ait haklar, vekaletler, velayetler, memuriyetler de emanetlerdendir.

Ahid de, gerek Allah’a ve Peygambere, gerekse insanlara karşı olan anlaşmaları ve taahhütleri içine alır. Mü’minler en geniş anlamıyla tüm emanetleri gözetirler ve fıtratlarının bu doğrultudan sapmasına izin vermezler. Onlar anlaşmalarını ve verdikleri sözleri de yerine getirirler.

Öncelikle Allah’a verdikleri kulluk sözünü hakkıyla ifa ederler. Allah adına kullara verdikleri sözlerin ifasına da dikkat gösterirler. Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: “Bir kimsenin iyi biri olduğunu anlamak için kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayın; › Konuştuğunda doğru söylüyor mu, › Kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu, › Dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.

” (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288) Görüldüğü üzere ayeti kerîme sözü kısa ve tüm emanet ve sözleşmeleri kapsayacak şekilde genel tutmaktadır. Mü’minleri emanetlerine ve antlaşmalarına bağlı kimseler olarak tasvir etmektedir. Bu onların her zamanki karakter özellikleridir.

Sıhhatli bir toplum düzeni oluşturmak için bunlar temel prensiplerdir. Emanetlerin yerine getirilmediği, antlaşmaların gözetilmediği toplumlarda anarşi ve anlaşmazlıklar had safhada olur. Bu temel kaideler, sosyal hayatın temeli olarak görülmediği sürece toplum hayatı doğru ve sağlıklı bir görünüm arzedemez.

Bu bakımdan, güven ve huzurun yaygınlaşması için bu ilkelere bağlılık bir zorunluluktur. Yani toplum olarak da bireyler olarak da kesinlikle başıboş bırakılmamış, estiği gibi yaşamak gibi bir lüksümüz yok; emanetlere riayet etme noktasında öyle bir duruşumuz olmalı ki bu özelliğimizden bahsedildiğinde müslüman bu adam onun için denilmeli, bu konudaki dik duruşumuz örnek olmalıdır.

Yine müslümanlar olarak ibadetlerimiz'i , emanet bilinciyle, emanetlere riayet etmemiz de yine ibadet bilinciyle olmalıdır ki ancak o zaman gerçek ehemmiyet ve önemi göstermiş oluruz, aksi taktirde elimden geldiği kadarıyla yapıyorum zaten bundan fazlası elimden gelmiyor, deyip işin içinden çıkmak gibi bir lüksümüz ve hakkımız yok ne yazık ki.

Emanet konusunda Peygamber efendimiz(s.a.v) güvenirliği olmayanın imanı da yoktur diyor. Yani müslümanlar kendilerini güvende hissetmiyorlarsa, yanımızda rahat hareket etmiyorlarsa ciddi bir sıkıntı var demektir.

Müslüman, insanların dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir. Mü’min de insanların canlarından ve mallarından emin olduğu kişidir.” (Ahmet b. Hanbel, Nesai) Hadiste de açık olarak belirtildiği üzere sözünde durmayan güvenilmeyen güvende hissedilmeyen bir insan profili düşünülemez . Rabbim ayaklarımızı sabit kılsın emanete riayet eden kullarından eylesin inşallah...