Dünya literatüründe devletler için herhalde en temel varlık ve devamlılık sebebi olarak zikredilen konu adalettir.
Devleti devlet yapan unsurların temelinde, denetleme ve haliyle ortaya çıkan sorunları adaletle çözme becerisi gelir. Bunu başaran devletler halklarıyla daha müreffeh bir gelecek inşa etme konusunda başarılı olurlar. İnsanların böyle bir devlete olan güveni de aynı oranda artar ve doğal olarak da devletleri için fedakârlık istendiğinde geri durmazlar. Hatta vergi toplama gibi temelde maddi bir konu bile adil bir devlet sisteminde daha başarılı olur.
Türkiye kurulduğu geçen yüzyıldan bu yana halkıyla hep bu konularda sorunlar yaşayan bir devlet yapısına sahip oldu. Zaman zaman zulme varan uygulamaların yanı sıra suçların önlenmesi ve suçluların hakkıyla cezalandırılması konusunda da genel olarak başarısız olundu. Uzun vadede ise halkın devletin adaleti tesis edeceğine olan inancı ciddi manada sarsıldı.
Devletin adaletine güvenemeyen halk bu defa önce vergi kaçırmaya, kanunlara uymamaya ve hatta imkân bulduğunda devleti dolandırmaya hiç çekinmedi. Öyle ki; “devletin malı deniz, yemeyen keriz” benzeri deyimler türetildi. Bunun yanında biraz başarılı işler yapan kamu görevlileri hakkında övgüler, “yiyor ama çalışıyor” gibi akla ziyan ve hukuka mutlak aykırı deyimlerle yapılır oldu.
Bütün bu algıların yerleşmesi elbette suçluları ya da suç işlemeye meyyal olanları cesaretlendirdi. İnsanlar kanundan kaçabileceklerini ve yakalansalar bile bir süre yatıp çıkacaklarını düşünür hale geldiler. Daha da vahimi, herhangi bir suçtan hapsedilen bir mahkum genellikle içerden kendini suç konularında ilerletmiş ve daha bir pervasız olarak topluma katıldı. Sonrasında da bekleneceği gibi yeni suçlar işlemeye devam etti.
Bazı yakalanan şahısların mahkûm olduğu dosya sayılarının çokluğu ve bunlara rağmen sokakta aramızda dolaşabiliyor oluşu insanların adalete olan güvenini ağır bir şekilde yıprattı. Bu kadar dosyadan sonra nasıl oluyor da bu şahıslar elini kolunu sallayarak geziyor sorusunun hukukta belki bir karşılığı olabilir ama kamu vicdanında herhangi bir savunması pek başarılı olamadı.
Birilerinin bu gidişata dur deme umudumuzu da yitirdiğimiz bir dönemde bir Adalet Bakanı çıktı ve bir anda eski dosyaları gündeme aldı. Yüzlerce faili meçhul cinayet ve suç yeniden incelenecek ve günün modern yöntemleri ile bu kalıntılar adaletin sırtından indirilecekti.
Başta pek çoğumuz umutlanmasak da gidişat hiç öyle olmadı. Belenmeyen dosyalar yeniden açıldı ve failler bir anda toplanmaya başladı. Daha ilk aylarda onlarca vakadan dolayı yüzlerce gözaltı ve tutuklama yapıldı.
Ülke genelinde adalet duygusunu yeniden canlandıran bu gelişmeler Adalet ve İçişleri bakanlıklarının ortak çalışmalarıyla farklı sektörlerde yaşanan istismar ve dolandırıcılık gibi konulara da uzandı. Halkımızın büyük çoğunluğunun göz göre göre yaşanan bazı konulara devletin neden müdahale etmediği gibi itiraz ve yorumları nihayet bir karşılık bulmuş gibi görünüyor.
Her ne kadar, geç kalan adaletin adalet olmayacağı anlayışı yaygınsa da hiç değilse suçluların cezalarını bulmaları gelecek için çok daha caydırıcı bir işaret kabul ediliyor.
Toplumun bir kısmı bu gelişmeleri bakanların şahsına bağlarken, olaylara biraz daha geniş perspektiften bakanlar, devletin gelecek daha zor günler için halkının kendisine olan güvenini tazeleme refleksi olarak değerlendiriyorlar. Devletine güven duygusu ise ancak adaletle besleniyor.
Gelecek yılların neler getireceğini kimse tam olarak bilemiyor ama eğer devlet kendisi için fedakarlık yapacak ve gerekirse uğrunda canla başla savaşacak bir halk istiyorsa bu heyecanı sürdürmeli ve insanlara yeniden adalet hissini yaşatmalıdır.
Bizim gibi devlet tecrübesi olan halklar için bu zor bir yol değildir. Halkın kimsenin farkında olmadığı bir his dünyası olduğu gibi, devletimizin de bunu algılama yeteneği vardır.
Umut her hâlükârda insanları hayata bağlayan en değerli duygudur. Devleti ve geleceği için umudunu kaybetmeyen ve sabırla bugünleri bekleyen insanlar şimdi hikayenin sonunu görmek istiyorlar.
Faili meçhuller aydınlatılarak hem insanların gönülleri teskin edilecek hem de olası suç girişimlerinin cesareti kırılacaktır. Suç ve suçlu sayısının azalması için toplumsal huzurun temel dinamiğidir.
Esasen devletler güçlerini ne savaşlarla ne de suçlulara karşı yakaladıkları başarılarla ispatlayabilirler. Devletleri güçlü kılan halklarının ona olan güven ve bağlılığıdır. Devletinin adaleti tesis edeceğine güvenen kitlenin büyüklüğü terazinin diğer kefesine konacak her ağırlığı dengelemeye yeter.
Öylesi bir ortamda ne insanlar kendi adaletlerini kendileri temin etmek gibi bir yola saparlar ne de mafyavari yöntemlere prim verirler. Sonuçta devletin milleti ile kaynaşarak varlığını teminat altına alması ve istikbale umutla bakması da bu şekilde mümkün olacaktır.
Umudumuz ve beklentimiz bakanlarımızın taahhüt ettikleri konularda başarılı olmaları ve ülke huzurunu tesis etmeleridir. Sonrasında gönüllerde oluşacak emniyet ve adalet duygusunun meyvelerini tüm halk olarak hepimiz yiyeceğiz. Sokakları ve hatta boş arazileri bir güvende olan bir devletin halkı olmak en çok da her şeye rağmen kanunlara uygun bir hayat süren ve bunu sonuna kadar sürdürmeye kararlı olan bir kitle olarak yaşarız. Gelecek nesillere de huzurlu ve güvenli bir ortam bırakmanın haklı gururu ile ayrılırız bu alemden.
Yolun çok uzun olduğunu ve artık kansere dönüşmüş bazı vakaların organ ampüte yöntemiyle tedavi ya da telafi edilmeleri gerektiğini hepimiz biliyoruz. Bu yüzden gerek bakanlarımıza gerekse bu alanda çalışan herkese destek olmak herhalde en önemli vatandaşlık görevimizdir.
Adalet ve İçişlerinin yanı sıra Eğitim bakanlığımızın da ne kadar değerli ve önemli işler yaptığını gözlerden kaçırmamamız gerekiyor. Ülkesi ve halkı için gerekli hayırlı işlere imza atan idarecilerimize dua etmekten geri durmamamız kendimiz ve nesillerimiz için bir vecibedir.
Daha güzel günlerde ve daha adil bir ülkede yaşama umudumuzu asla kaybetmemiştik, bundan sonra da daha bir umutla sonucu bekliyoruz.