Kaç gündür Suriye’deyim.
Her olaya dikkatlice bakıyor, her meseleye kulak kabartıyorum.
Sokaktaki seyyar satıcıdan camideki hocaya, devlet dairesindeki memurdan güvenliği sağlayan polise, devlet kademesindeki yetkililere kadar önüme çıkan herkesle konuşmaya çalışıyorum.
Çünkü bazen büyük değişimler saraylarda ilan edilmeden önce sokaklarda hissedilir.
Ve ben Suriye sokaklarında yalnızca savaşın yaralarını sarmaya çalışan bir ülke görmüyorum.
Burada büyük bir geleceğin ayak seslerini duyuyorum.
Yıllarca süren savaş milyonlarca Suriyeliyi Türkiye’ye savurdu.
Onlar bizim şehirlerimizde yaşadı, Türkçe öğrendi, soframıza oturdu, kültürümüzü tanıdı. Biz onların acısını gördük, hikâyelerini dinledik, ekmeğimizi paylaştık.
Türkiye yaklaşık on yıl boyunca yalnızca kendisine sığınan Suriyeli muhacirlere kapısını açmadı, sınırın ötesindeki mazlumlara da kurumlarıyla, STK’larıyla, yardım kuruluşlarıyla el uzattı.
Şimdi başka bir safhaya geçiliyor.
Türkiye, dün yarasını sarmaya çalıştığı Suriye’nin bugün ayağa kalkması, kendi ayakları üzerinde durması ve güçlenmesi için yeniden omuz veriyor.
Güvenlikten enerjiye, ulaştırmadan sağlığa, eğitimden ticarete ve yeniden imara kadar uzanan kapsamlı bir çalışma yürütülüyor.
Bence burada İslam âleminin üzerinde düşünmesi gereken bir model ortaya çıkıyor:
Bir Müslüman ülkenin felaketinden kaçmak değil, yükünü paylaşmak, zayıflığından faydalanmak değil, ayağa kalkmasına yardım etmek.
Belki de İslam âleminin uzun zamandır kaybettiği hakikat budur.
Bir ülke işgal edildi, diğerleri baktı.
Bir ülke parçalandı, diğerleri bunu kendi meselesi saymadı.
Bir halk katledildi, birkaç kınama yayımlandı ve hayat devam etti.
Filistin işgal altında kaldı. Irak işgal edildi. Afganistan savaşlarla tüketildi. Libya parçalandı. Yemen yıkıldı.
Çünkü İslam coğrafyasının son yüzyıldaki en büyük problemi yalnızca dışarıdan gelen saldırılar değildi.
İçerideki parçalanmışlığımızdı.
Irkçılık, mezhepçilik, kavmiyetçilik ve birbirimize duyduğumuz güvensizlik bizi birbirimizden kopardı.
Belki de sömürgeciliğin en büyük başarısı, topraklarımızı işgal etmekten önce zihinlerimizi ve kaderlerimizi birbirinden ayırmasıydı.
Uzun zamandır ilk defa Türkiye ile Suriye arasında sadece siyasi çıkarların değil, kader ortaklığının ve kardeşliğin şekillendiğini görüyorum.
Belki yanılıyor olabilirim ama Osmanlı’nın dağılmasından bu yana iki halkın birbirine bu kadar yaklaştığı, birbirinin hayatına bu kadar girdiği başka bir dönem hatırlamıyorum.
Cuma günü Şam Emevi Camii’nde dinlediğim hutbenin konusunun ırkçılık olması bu yüzden beni çok etkiledi.
İmam, ırkçılığın İslam’la bağdaşmadığını ve İslam âleminden sökülüp atılması gerektiğini haykırıyordu.
Benzer hutbeler Türkiye’de de irat ediliyor.
Türkiye’de PKK kendini fesh etti.
“Terörsüz Türkiye” projesi ile beraber “Millî Birlik ve Kardeşlik” üzerinden yeni bir gelecek inşa ediliyor.
Suriye’de ise SDG kendini fesh ederek merkezi devlet çatısı altında geçti.
Bunları birbirinden bağımsız görmüyorum.
Bu arada üç-dört yıl önce küçümseyerek, korkutarak “Türkiye Suriye oldu” diyenlere şimdi Suriye’ye gelmelerini tavsiye ediyorum.
Görecekleri manzara kesinlikle onları şaşırtacaktır:
Türkiye Suriye olduğu kadar, Suriye de Türkiye olmuş.
İki toplum birbirinin içine girmiş, birbirini tanımış, birbirinden öğrenmiş.
Bunun tarihî sonuçlarını bugün tam olarak hesaplayamayabiliriz.
Tam burada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve yaklaşık çeyrek asırdır onunla birlikte devlet yönetiminde yetişen kadroların siyasi birikimi üzerinde durmak gerekiyor.
Çünkü 25 yıl yalnızca geçen zaman değil; darbelerden savaşlara, göçlerden teröre, diplomatik mücadelelerden bölgesel krizlere uzanan bir devlet hafızasıdır.
Bugün Erdoğan’ın yanında Hakan Fidan’dan İbrahim Kalın’a, Yaşar Güler’den diplomasi ve güvenlik bürokrasisine uzanan ciddi bir tecrübe var.
Türkiye bugün Suriye’ye günübirlik reflekslerle değil, bu çeyrek asırlık siyasi hafızayla destek veriyor.
Ben Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını da yalnızca askerî bir anlaşma olarak okumuyorum.
Orada çok daha büyük bir cümle var:
“Senin güvenliğin benim güvenliğimdir.”
Türkiye-Suriye dayanışmasının söylediği ise bunun devamıdır:
“Senin ayağa kalkman benim güçlenmemdir.”
İslam âleminin bu iki cümleyi yeniden öğrenmesi gerekiyor.
Çünkü ümmet olmak yalnızca aynı kıbleye dönmek değildir.
Aynı tehdidi tehdit, aynı yarayı yara, aynı işgali işgal bilmektir.
Ben Filistin’in kurtuluşunu da bu büyük dönüşümün içinde görüyorum.
Suriye’nin yarasını Türkiye kendi yarası sayabiliyorsa, İslam âlemi de Filistin’in yarasını kendi yarası sayabilir.
Filistin belki de tam o gün gerçekten yalnız olmaktan çıkacaktır.
Bu yüzden benim Suriye’de gördüğüm şey yalnızca Türkiye-Suriye kardeşliği değildir.
Bundan çok daha büyük bir şeydir.
Bu anlayış bütün İslam coğrafyasına yayılabilirse, belki de bir asırdır içinde bulunduğumuz büyük buhranın çıkış kapısını bulmuş olacağız.
Ben bugün Türkiye’nin omuz verdiği Suriye’de bunun işaretlerini görüyorum.
Türkiye-Suriye dayanışmasında yeni bir medeniyet fikrinin nüvesini ve Filistin’in özgürlüğüne uzanan yolu görüyorum.
Velhasıl, ben bu coğrafyada uzun zamandır ilk defa büyük bir geleceğin ayak seslerini duyuyorum.
Şimdi bu umut ve heyecanla Türkiye’ye dönüyorum.