Yahudilerin Babil esaretinden dönüşünden Hz. İsa’nın doğumuna kadar ki beş asırlık devir içinde, büyük bir din adamları zümresi Süleyman Mâbedi’nin etrafında yeniden teşekkül etmişti. Ne var ki bu zümre, Hz. Musa (a.s)’nın getirdiği dini, ruhuna uygun ciddi bir surette incelemek yerine, merasim, ritüel ve lafız cihetine yönelmişti. Dinde aşırı gitmekten dolayı mesela şu gibi meselelerle uğraşıyorlardı: Cumartesi günü tavuğun yumurtladığı yumurta helâl mıdır, değil midir?!...
***
Hıristiyanlığın hamisi Bizans’ta ruhani sınıf yozlaşmıştı. Onların da ahlâkı bozulmuş, dini hem ticarete, hem de siyasete âlet eder olmuşlardı. Ayrıca temsil ettikleri Hıristiyanlığın içini boşaltmışlardı. Dinin muhtevasıyla değil, merasimsel boyutları ve hikayeleriyle daha çok ilgiliydiler. Meselâ Bizans Türklerin kuşatmaı altındayken, rahiplerin en önemli tartışma konusu meleklerin cinsiyetiydi: “Melekler erkek mi, dişi miydi?”
***
Ne tesadüf! Osmanlı Devleti yıkılırken de, kendini yeni şartlara göre yapılandıramadığından çağın sorunlarına cevap üretecek insan yetiştiremeyen medrese de sakal ölçümünü tartışıyordu: “Sakal dudak altından mı ölçülmeli, yoksa çene altından mı?”
***
Geçen gece Haber Türk kanalında iki bilim adamının, hem de akademisyen unvanı taşıyan iki hocanın içi boş, topluma hiçbir şey katmayan tartışmasının yanında bir de “deve sidiği” meselesini ortaya atması bana bunları hatırlattı…
***
1400 yıl önce insanlar hastalıkların tedavisinde bu gibi şeyleri kullanmış olabilirler. O gün antibiyotik yoktu, antiseptik bilinmiyordu. Çağın şartlarına uygun tedaviler yapılıyordu. Şimdi soruyorum Allah aşkına: Bu gün meselemiz bu mu? Çağı böyle mi algılayacağız, ümmetin tepesinde boza pişiren kefereyle bu kafa mı mücadele edecek?
***
Karşımızda İslam’ı sulandırmak, Müslümanları bozmak için çalışan bir muazzam bir kitle varken bizim hâl-i pür melalimiz maalesef bu nokta da… Çok üzülüyorum, çoook!