Coca-Cola Türkiye’ye 1964 yılında geldi. O yıllarda yeni bir meşrubat olduğu için revaçtaydı.
*
Sanırım 1965 yılıydı. İstanbul Perşembe pazarında "baba" lakabında demir tüccarı bir dostumuz vardı; ama pintinin tekiydi, ondan mal alırdık.
*
Selam verip oturdum; selamı aldıktan sonra "ne içersin delikanlı, sana ne ikram edeyim dedi.
*
Allah var gönlümden cola geçiyordu ki, "bak" dedi; hazırda çay ve tarçın var, bunlardan içersen alacağın malın kilo fiyatına bir kuruş eklerim, yoo cola içersen iki kuruş eklerim; yani ne içersen kendi kesenden içmiş olursun" deyince ben de nasıl olsa kesemden içecekmişim öyleyse cola olsun dedim.
*
Adamına "oğlum bize bir tarçın bir de cola getir diye seslenince ben; "baba, sen de cola iç, nasıl olsa benim kesemden içiyorsun" deyince mahcup bir edayla "elbette müşteriden kazanmalıyız ki biz de içelim dedi.
*
Gelelim paralı poşet meselesine: Bidayetinden beri maketler müşteriye poşeti parasız verirler; yani biz öyle sanıyoruz!
Ancak onlar o poşetleri bizden kazandıkları paralarla alıp bize veriyorlar.
*
Şimdi fazladan verilen paranın bir kısmı devlete gidecekmiş, kalanı da marketçiye..
*
Antep'te buna "iki başlı Halep düdüğü" derler; hangi tarafından üflesen öter!...