Bundan 8 yıl kadar evveldi sanırım. Templeton Fonunun Türkiye Kıdemli
Direktörü Carlos Von Hardenberg katıldığı bir konferansta Türkiye'nin
Avrupa Birliğine (AB) katılımı konusunda iddialı ve bir o kadar da önemli
açıklamalarda bulunuyordu.
Citywirea konuşan Hardenberg aynen
şunları söylüyordu, Türkiyede yatırım dünyayı geçmiş durumda...
Zihniyet hayret verici. Türkler Almanya, Rusya ve İngiltere gibi yerdeler...
Türkiyenin çok istikrarlı bir iş piyasası var ve ekonomik bir dinamo
olmakta. Türkiyenin bu anlamda yakın gelecekte ABye katılıp
katılmayacağını tartışmak bana göre yersiz...
Burada kimsenin umrunda
değil. Ama gelecekte bir noktada Avrupa dizlerinin üzerine çökecek
ve onlara katılmaları için yalvaracak.
Bir zaman sonra benzeri bir açıklama da, AB Parlamentosu Alde Grubu
Temsilcisi ve gazeteci - yazar Koert Debeut'dan geliyordu. Debeut bir
makalesinde durumu kısaca şu şekilde analiz ediyordu,Türkiye'nin gelecekte ittifak konusunda kafasını Batıdan Doğu'ya çevirdiği oldukçaaçık. Batıda dilenci gibi karşılanmaktansa Doğu'da kahraman gibi karşılanmak çok daha güzel olsa gerek... Bizler şunu bilmeliyizki bu neticede AB'nin onları neredeyse yarım asır kapı önünde bekletmesinin sonucu böyle oldu. Ve bu duruma yakın zamanda inanın çok pişman olacağız.
Avrupalı liderler endişeleniyordu:
Kanada'nın günlük ulusal gazetelerinden Globe and Mail yayımladığı bir
makalede o zamanlar Başbakan olan Erdoğan için Ortadoğu'nun Yeni
İmparatoru yorumunda bulunuyordu. Gazetenin dış politika
yazarlarından ve Avrupa Bürosu Şefi Doug Sanders imzasını taşıyan
makalede Erdoğan'a övgüler yağdırılarak şu görüşlere yer veriliyordu,
Ortadoğu'nun hemen hemen her ülkesinde en popüler politikacı olan
Erdoğan, bölgenin tek Müslüman demokrasisinin lideri olarak, bir fatih
gibi görülüyor. Araplar, 1100'lü yıllarda Mısır, Suriye ve Kudüs'ü fetheden
Sultan Selahaddinden bu yana ilk kez Arap olmayan bir lidere bu denli
hayranlık duyuyorlar. Türkiyenin lideri, neo-Osmanlı çıkışı ile de şimdi
Avrupalı liderleri endişelendiriyor.
Pegamber olmaya gerek yok:
Sırt çevrilemeyecek olan bütün bu yorumların haricinde bundan 6 sene
kadar önce üst düzey bir Alman yetkilinin, Türkiye'nin hızlı kalkınma
sürecini ve gelecekte dünya devleri arasında olacağını görmek için
peygamber olmaya gerek yok. şeklindeki çok açık ve bariz olan
açıklamaları da artık konumuzun tuzu biberi olsun diyerek asıl meseleye
gelelim.
Mesele şu ki: Bütün bu açıklama ve övgülere rağmen, yaklaşık 20 yıllık
bir gazetecilik birikimimle, bu ve benzeri haberleri arşivleyerek yeri ve
zamanı geldiğinde sizlerle her ne kadar paylaşmış olsam da; bir noktaya
daha nazarınızı çekmek istiyorum.
Şöyle ki:
Malumunuz olduğu üzere bu dünya, 40-50 yıllık diktatörlükleri birer birer
devrilen; Tunus, Mısır, Libya ve belki de Suriye'yi ile, buralarda yaşanan
Arap baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmalarını gördü ve geçirdi.
Ülkeleri bölünen, milli servetleri hortumlanan Irak ve Afganistan'ın
işgalcileri olan ABD ile İngiltere'nin yanısıra Bosna Hersek'te onbinleri
katledenlerle, Filistin'de taş üstünde taş koymadan emzikli bebeleri
katledenleri ise unutmamış olsak gerek!
Ve derken; geçtiğimiz yıl Fransa merkezli Avrupa’nın bazı ülkelerini etkisi
altına alan ‘sarı yelekliler’ dalgası, insanlığı evlerine kapatarak adeta esir
alan korona krizi ve şu günlerde de Amerika’yı yangın yerine çeviren
‘siyahi öfke’
Demem o ki, dünya da ‘o gün’ ve ‘bu gün’ benzeri gelişmeler
sürekli yaşanıyor ve yaşanacak ta.
Beni asıl dikkat çekmek istediğim; madalyonun görünen tarafında
özgürlükler, hak, hukuk ve demokrasi için yıllardır savaş veren insanlık
var iken; görünmeyen diğer tarafındakilere dikkat çekmek.
Karanlık odalarda, kör kuyularda ve perde arkalrında kim bilir hala ne
entriklar ve sinsi planlar hazırlanıyordur. Kimler oyun kurucu olarak
seçildi ve kimlerin devri bitti de bir limon gibi kenara sıkılıp atılacaklar.
İnanın bana sadece son 4-5 ayda meydana gelen gelişmelerin perde
arkasına değil de perde önüne baksanız dahi bazı şeyleri bütün
çıplaklığıya göreceksiniz zaten.
Peki ne yapabiliriz?
Gelin isterseniz bu soruya affınıza sığınarak şu güzel bir hikayeyle cevap
verelim:
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği kuyunun
dibine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu, düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak
dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprak ta biten otları
yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış, bağırmış kendi dilinde. Ayıptır
söylemesi ‘anırmış’ yani. Sesi duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik
yaralanmış. Karsılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden
adamcağız köylüleri yardıma çağırmış. Çağırmış çağırmasına da, “Ne
yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak” soruları da maalesef havada kalmış.
Sonunda karar verilmiş ve “Kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare,
kuyuyu toprakla örtmek.” Denmiş. Ve derken ellerine aldıkları küreklerle
etraftan kuyunun içine toprak atmışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen
toprakları, o yaralı haliyle her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Böylece
ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her seferinde biraz daha
yükselmiş . Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış.
Köylüler mi?
Ağızları açık bakakalmışlar!
Demem o ki:
Hayat, güzel görünmesine rağmen bazen bizim üzerimize de abanır.
Bütün güzelliklere rağmen kirli yüzünü bazen bize de gösterir. Ne bazeni,
belki de çoğu zaman. Çekemeyen, kıskananlar çıkabilir. Mücadeleden
bıkıp pes ederek, üzerimizi toz toprakla örtmeye çalışanlarımız ise çok
olur. Böyle durumlarda bize düşen ise sızlanıp pes etmeden, düşünüp
silkinerek kurtulmak ve ağızları açık bırakarak aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile.