Değerli okurlar, malumunuz olduğu üzere hem Türkiye hem de Hollanda’da hasret kaldığmız kar yağışına doyduk ve tabi ki bu, aynı zamanda su da demektir. Bu sebeple aşağıdaki satırları kaleme alarak dikkatlerinizi bir kez daha bu konuya vermenizi istedim.

***

20’nci yüzyılın başında, yani 1900 yılında dünya nüfusu yalnızca 1 milyardı. O dönemde küresel su ihtiyacı yaklaşık 95 milyar metreküp seviyesindeydi. Aradan sadece bir asır geçti; 2000 yılına gelindiğinde dünya nüfusu 5,9 milyara yükseldi, su ihtiyacı ise 1 trilyon 215 milyar metreküpe ulaştı. Uzmanlar bu çarpıcı tabloya dikkat çekerek, “su savaşlarının kapıda olduğu” uyarısında bulunuyor. Üstelik bu tehlike, hiç de uzağımızda değil.

Kuruyan nehirler, yaklaşan fırtına

Dünya, adım adım bir “su savaşı” senaryosuna doğru sürükleniyor. Birleşmiş Milletler’in geçtiğimiz yıllarda yayımladığı raporlar, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle Orta Doğu ve Arap Yarımadası’nda ciddi bir su sıkıntısının yaşanacağını açıkça ortaya koyuyor. Stratejistler de bu tabloya bakarak, Orta Doğu’da su kaynaklı çatışmaların kaçınılmaz olabileceğini dile getiriyor.

Bir damla su, bir cephe hattı

Ancak su meselesinin bu kadar gündemde olmasının tek sebebi küresel ısınma ve iklim değişikliği değil. Su stresine ve su kıtlığına yol açan çok sayıda faktör var. Dünya nüfusunun hızla artması, kentleşme ve sanayileşmeyle birlikte su tüketiminin yükselmesi, buna paralel olarak biyolojik ve kimyasal atıkların su kaynaklarını ciddi biçimde kirletmesi bu nedenlerin başında geliyor.

Burada kritik bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor: Su, alternatifi olmayan tek stratejik kaynaktır. Uzmanların ifadesiyle, “Su hayat kaynağıdır. İnsan, hayvan ve bitkiler, yani bütün canlılar için vazgeçilmezdir. Suyun yerine geçebilecek başka bir madde yoktur.” Bu yönüyle su, yalnızca çevresel bir mesele değil; aynı zamanda ülkelerin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir güvenlik konusudur.

Petrolün gölgesinden suyun cephesine

Bugün savaşların önemli sebeplerinden biri olan petrol de stratejik bir maddedir. Ancak petrolün alternatifleri vardır: diğer fosil yakıtlar, rüzgâr ve güneş enerjisi, hidrolik enerji, nükleer enerji ve hatta hidrojen. Su için ise böyle bir ikame söz konusu değildir. İşte bu yüzden geleceğe dair yazılan pek çok senaryoda, su yüzünden çıkabilecek savaşlar ve çatışmalar sıkça dile getirilmektedir.

Elbette hepimiz bu karanlık senaryoların gerçekleşmemesini temenni ediyoruz. Ancak geçmişe baktığımızda, özellikle Orta Doğu’da su kaynakları nedeniyle yaşanan gerginlikleri ve çatışmaları görmezden gelmek mümkün değil. Bugün dünyada su sıkıntısı çeken 29 ülkenin 13’ünün bu bölgede yer alması da tesadüf değildir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verileri durumu daha da netleştiriyor. 1995 yılında dünya nüfusunun yüzde 29’u su kıtlığı yaşarken, bu oranın 2025’te yüzde 34’e yükseldiği belirtiliyor. En fazla su sıkıntısı çeken ülkelerin başında Filistin, Ürdün ve İsrail geliyor. Nitekim Fırat Nehri’nin neredeyse yirmide biri büyüklüğündeki Ürdün (Şeria) Nehri, Orta Doğu’nun en problemli su kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor. 1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nın arka planında bile bu nehrin sularının yönünün değiştirilmesi meselesi bulunuyordu.

Haritalar değil, musluklar konuşacak

İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmemesinin nedenlerinden biri de bölgedeki su kaynaklarıdır. Bugün ortaya konan politikalar ve yapılan yatırımlar, suyun bir baskı ve yönlendirme aracı olarak kullanılmak istendiğini açıkça gösteriyor. Orta Doğu’da su, belki de petrolden bile daha önemli bir stratejik madde haline gelmiş durumda. Nitekim ülkeler şimdiden ciddi su yatırımlarına başlamış bulunuyor.

***

Her ne kadar bazı uzmanlar olası bir su savaşının 20–30 yıl sonra gündeme gelebileceğini söylese de, bilim insanları daha sert bir uyarıda bulunuyor: “Su savaşının eli kulağında.” Hatta iklim değişikliğinin, terörizmden daha tehlikeli hale geldiği vurgulanıyor. Sel felaketleri, orman yangınları, kuraklıklar ve gıda krizleri bu tehlikenin somut göstergeleri olarak sıralanıyor. Petrol ve doğal gazın tükenme sürecine girmesi, dünya genelinde tahıl ve süt ürünlerinde görülen fahiş fiyat artışları da bu zincirin önemli halkaları olarak gösteriliyor.

Kısacası, “damlaya damlaya göl olur” derken, bugün geldiğimiz noktada “damlaya damlaya çöl olur” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Su artık sadece çevrecilerin değil, siyasetçilerin, stratejistlerin ve her bir bireyin ciddiyetle ele alması gereken bir mesele. Çünkü su biterse, tartışmalar da, hesaplar da anlamını yitirir ve su biterse, söz de biter.

Vesselam,