Her kazanç bir bedel, her dava kurbanlar ister.
Geçmişten beri insanlar kendi haklarını korumak için bedeller ödemiş, devletler ayakta kalabilmek için savaşmak zorunda kalmıştır.
İnsan ister ki, hiç savaş olmasın. Herkes barışı savunsun, insanlar ellerindeki ile yetinsin.
Lakin tarihin hiçbir döneminde böyle olmadı maalesef.
Güçlü zayıfı, zalim mazlumu, zengin fakiri ezdi.
Son örnek en sıcak ve acı haliyle karşımızda duruyor.
Buranın adı Suriye.
Buranın adı acı.
Buranın adı kan ve gözyaşı.
Savaş başladı başlayalı anaların gözyaşı, ninelerin ahı, bebelerin feryadı dinmedi.
Yetim kalan bebeler, dul kalan analar, sakat kalmış insanlar dahli olmadıkları bir savaşın bedelini ödedi/ödüyor.
Bu bedeli biz de ödüyoruz.
Hem de en ağır şekilde.
Malımızdan, canımızdan, yüreğimizden feda ederek ödüyoruz hem de.
Şimdi ben susacağım ve Akif konuşacak İdlib' te yiten canlar için.
Binbir emekle yetiştirilmiş civan delikanlılar için.
Saçının teline bile kıyamadığımız ana kuzuları için.
Ey şehit oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana avucunu açmış, bekliyor peygamber!
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
Âsım'ın neslin diyordum ya nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle.
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına.
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran.
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...
Heyhât, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât.
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana avucunu açmış bekliyor peygamber...