Bugün yazımda, 31 Aralık’ta hayatını kaybeden ve toprağa verildikten sonra öldüğü açıklanan Gülriz Sururi’den bahsetmeye çalışacağım.
1929’da doğmuş, 1962 de eşi ile birlikte kendi isimlerini verdikleri tiyatroyu kurmuş ve 1998 de devlet sanatçılığı unvanı verilmiştir.
Gülriz Sururi, kendini cumhuriyet kadını olarak tanımlamış ve hayatı boyunca İslam’a karşı söylemleri ile öne çıkmıştır.
Hatta bir röportajında “gökten inen hiçbir kitaba inanmıyorum” diyerek bu sözünü kayıtlara geçirtmiş, fakat Atatürk’ün nutuk kitabını, dünyaya inmiş son kitap olduğunu ve ona tabi olduğunu söyleyerek kendisiyle çelişmiştir.
Geçen haftalarda aynı bakış açısıyla gündem olan Metin Akpınar da benzer şeyler söylemiş ve halkın fikirlerinin önemli olmadığını kendisi gibi düşünenlerin söz sahibi olmaları gerektiğini dile getirmişti.
O dönemlerde yetişen benzer sanatçıların bakışları da maalesef çok farklı değildi.
Peki, Gülriz Sururi ve diğer sanatçılar neden dinden çok uzaktılar ve neden İslam’dan bu kadar nefret ediyorlardı.
Sanatçılar olarak İslam’ı olumsuz olarak eleştirmekten, anlatmaktan ne elde ediyorlardı.
Her konuşmalarında cumhuriyeti öne çıkarmaları ve kendilerini cumhuriyet kadını veya cumhuriyet çocuğu olarak adlandırmaları ne anlama geliyordu.
Bu sorulara bir cevap verilmesi gerekiyor.
Belki de bunun cevabını sanatçılar olarak seçilmelerinde ve aldıkları eğitimde aramak gerekiyor.
Kendilerini inananlardan soyutlayan bu kişiler mutlu bir azınlık içinde, pembe hayaller kurarak yaşıyorlar ve farklı dünya görüşlerine tahammül edemiyorlar.
Bu sanatçılar yine kendilerini bu ülkenin sahibi olduklarını düşünerek bu ülkede kendi istedikleri gibi bir insan profili yetiştirme isteklerini anlatıyorlar.
Fakat artık bu yanlıştan dönülmesi gerekiyor.
Kendilerini ötekileştiren bu insanlar, neredeyse yüzyıldır çalışmalarına rağmen, pek bir başarı sağlayamamışlardır.
Siyasi boyuttan baktığımızda sayıları yüzde otuzları geçmiyor. Buna rağmen yanlışlarını görmek şöyle dursun, hala hatalarında ısrar etmeye devam ediyorlar.
Diğer yandan halkın kendi özünden çıkmış ve halkın diliyle konuşan, halkın düşüncelerine değer veren liderler, yüzde elli, altmışlara kadar oy alarak halk tarafından destek görüyorlar.
Belki de artık bu düşüncede ki insanların kendi halkıyla barışması gerekiyor. Toplumun kültürüne, inancına saygı duyulması gerektiğini anlayarak gerçekten faydalı insanlar yetiştirmeye ve çalışmalar yapmaya başlarlar.
Geçmişte verilen eğitimin yanlış bir zihniyet oluşturduğunu ve bunun insanlar tarafından kabul görmediğini, artık bu insanların kabullenmeleri gerekiyor.
Doğru olan insanlarımızın milli ve manevi değerlerine saygı duymaktır. Hangi düşünceye sahip olursa olsun, cehalete, ihanete ve yanlışlara beraberce karşı duralım.
Fakat bir toplumun binlerce yıllık kültürüne ve inancına karşı savaş açmak kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Bunu yapanların ise halkın ve hakkın karşısında hüsrana uğramaktan başka neticeleri olmayacaktır...