İnsan beden ve ruhun birleşmesinden meydana gelen bir varlıktır. Bedene canlılık ve hareket veren ise ruhtur. Allah'ın takdir ettiği zaman gelince ruh bedenden ayrılır. Bu ayrılma olayına ise “Ölüm” denir.

Ölüm insanoğlu için kaçınılmazdır, yani ölümden kurtuluş yoktur. Yüce Allah bu hakikatı Kur'an-ı Kerim’de şöyle anlatıyor; “Her canlı ölümü tadacaktır.” (Ali imran - 185)      

“Her nerede olursanız olun, burçları  göklere yükselmiş sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir.” (Nisa-78)

Ancak ölüm bir yok oluş değildir. Sadece geçici, fani olan dünya hayatından, ebedi olan ahiret hayatına geçiştir.

Ölümü tadarak iyisiyle kötüsüyle bu ahiret hayatına kimler geçmedi ki:

Sivrisineğe teslim olan Nemrut'lar mı, zevki uğruna koca şehri yakan Neron'lar mı, halkın omuzlarına basarak yükselen diktatör Sezar’mı, içkinin tesiriyle kıvrana kıvrana can veren imparator İskender'mi geçmedi ahiret hayatına?

Asırlar boyunca küfrün sembolü olan Ebu Cehil'ler mi, para, para, para diyerek hırsla saldırdığı dünyadan perişan vaziyette ayrılan Napolyon'lar mı, Romanya'da halk açlıktan kıvranırken 40 odalı villasında gününü gün eden Çavuşesku'lar mı, “Cesedimi yakın”diyerek ölümden sonraki hayattan müthiş korkan Aziz Nesin'ler mi ve şan, şöhret, servet kar etmeyip hep acılar içinde yaşayan sanatın güneşi Zeki Müren'ler, Prenses Diana'lar mı geçmedi ahiret hayatına?

Cesedi günümüze kadar ibret için korunan ve Cebrail aracılığıyla Allah tarafından “şimdimi aklın başına geldi ey asi ! Halbuki hayatın hep zulüm ve isyanla geçti. Yeryüzünü fesada verdin. Artık iman etmenin faydası yoktur. İmanında makbul değildir. Biz de bugün seni bedeninle bir tepeye atacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! Ne var ki insanların bir çoğu ayetlerimizden cidden gaflettedirler.” (Yunus 91-92) şeklinde ayet inen Firavun'lar mı ve dünyayı zaptetmek isterken, sonunda bir sığınakta intihar eden Hitler gibileri mi geçmedi ahiret hayatına?

Uyguladığı politikalarla en az 250 bin kişinin ölümüne sebep olan, Hollanda'da savaş suçundan yargılanan ve hücresinde intihar ettiği söylenen, eski Yugoslavya lideri “BALKAN KASABI” Slobodan Miloseviç gibileri mi geçmedi ahiret hayatına?

Değerli okurlar!...

Güneş batıyor ve dünya bir gölge gibi kaçıyor. Gözlerimizin feri sönüyor. Nefeslerimiz, göklerden geçen yaz bulutları gibi bedenlerimizden sür'atle uzaklaşıyor. Ömür ırmaklarımız bir hakikat denizine doğru hızla akıyor. Sırtına kefen vurulan her fani, kabir denilen amel çukuruna durmadan koşuyor. Dünya penceresi ölüm sessizliğine bürünürken, ebediyyet kapısı ölüm gıcırtılarıyla açılıyor...

Korkanların korkusu, güçlülerin gücü, mevkiler-rütbeler, kasalar-keseler, paralar- pullar, hanlar-apartmanlar, dolu mağazalar, son model otomobiller bu yolculuğa mani olamıyor. Herkes gidiyor. Giden gelmiyor. Saat zamana, zaman tarihe, tarih hayata yol alırken ve her şey yolunda akıp giderken, bir gün zaman duruluyor. Tüm ışıklar kararıyor. Hayatın parlak yüzü aniden solgunlaşıyor. Artık sırada “En büyük gerçekle” buluşma vakti geliyor. Ve bir kapı kapanıp diğeri açılıyor kuşkusuz. Ve oradan hayata bir başka bakılıyor. Yaşanan anlar, karşımıza çok farklı bir biçimde çıkıyor. Yanlış bir bakış ya da bir taşın kenara itilmesi, bir sevgi cümlesi, kucaklanan bir serçe yavrusu, herkesin dışladığı bir garibi sarıp sarmalamak, yahut birine sırf çıkar gözeterek yaklaşmak. Bütün bunların büyük buluşmadaki karşılığı...

Düşünebiliyor musunuz?

Hayattayken görülemeyen bir takım şeyleri görmek ve hissedilemeyen bazı şeyleri hissedebilmek, kapının diğer tarafından bakanlar için mümkündür...

Kalpleri ürperten, nefesleri tüketen, renkleri solduran o gün, o diriliş günü…

Evet canımızdan, malımızdan, çoluk çocuğumuzdan, hesap vereceğimiz o gün, amel defterlerinin açılp, dünya da iken yaptıklarımızın karşılığını göreceğimiz o BÜYÜK GÜN mutlaka gelecektir.

Gökler yarılınca, dünyamızı aydınlatan güneş dürülüp ışığını kaybedince, ay tutulup güneş ile birleşince,  gökyüzünü süsleyen pırıl-pırıl yıldızlar sönüp dolu taneleri gibi dökülünce, yeryüzü dehşetli bir depremle sarsılınca, denizler kaynayıp, dağlar yerinden koparılarak pamuk yumakları gibi atılınca…

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür” (Zilzal 7-8)

O halde değerli okurlar:

Kişinin anasından, babasından, evladından kaçacağı, herkesin kendi derdine düşeceği ve amel defterinin açılıp “OKU KİTABINI” denileceği dehşetli hesap gününe hazırlıklı olalım. Güzel amellerin ve hayırların günahları sildiğini bilelim. İnanmayanların “keşke toprak olsaydım” diyeceği pişmanlık günleri gelmeden önce vicdanlarımızı yoklayalım. Ömrümüzün kısa günlerini imansız, amelsiz ve hayırsız geçiripte ahiretin uzun hayatı için çaresiz kalmayalım. Mal ve servetimizi dünyanın geçici ve aldatıcı lezzetleri ile bitirip ahiret yoksulu olmayalım. Birlik olalım, bir olalım, doğru olalım, hoşgörülü olalım kısacası Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)' in ahlakıyla ahlaklanıp ölümü ve hesap gününü unutmayalım.

“Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya, her an ölecekmiş gibi ahiret için çalışalım.”

Ne diyor Allah dostu Yunus Emre:

Bu dünyaya gelen kişi,

Ahir yine gitse gerek.

Misafirdir vatanına,

Bir gün sefer etse gerek.

Bir atasözümüzde  ise:“Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, Zenginliğine güvenme bir kıvılcım yeter.” derken,

Aşık Seyrani'nin şu sözlerini de belleklerimize iyice kazısak diyorum:

“Hesap ettim bütün dünya malını, akibetim bir top beze dayandı.”

Vesselam,