Sahabe neslinin en derin hikmet sahiplerinden biri olan Ebu’d-Derda (radıyallahu anh), bir gün şöyle demişti:
“Üç şey hayretime gider, üç şey de beni ağlatır.”
Bu söz, ilk bakışta sade bir yakınma gibi görünse de aslında insanın kendi nefsine tuttuğu en keskin aynadır. Ebu’d-Derda’nın hayret ettiği ve ağladığı şeyler, asırlardır değişmeyen bir hakikati hatırlatır: İnsan, hem gafletin hem de uyanıklığın içinde yaşar.
Hayrete Düşüren Üç Şey
Birincisi, ölüm peşinde olduğu halde dünyaya hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanan insandır. Her sabah güneş doğar, her akşam batar; her doğan gün, bir önceki günden bir adım daha yaklaştığımızın delilidir. Buna rağmen insan, mal biriktirmeyi, makam peşinde koşmayı, “biraz daha” demeyi bırakmaz. Sanki ebedî bir ömür bahşedilmiş gibi planlar kurar. Ebu’d-Derda bu manzarayı görünce şaşırıyordu. Çünkü ölüm, hiçbir kapıyı çalmadan, hiçbir randevu almadan gelir. Oysa insan, ölümün kapısını çaldığını bile bile, hâlâ “yarın” diye kendini avutur.
İkincisi, her yaptığından haberdar olunduğundan gafil olan kimsedir. Allah, “O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir” buyurur. Buna rağmen insan, kimsenin görmediğini sandığı anlarda dilini serbest bırakır, kalbini karartır, niyetini bozar. Gizli yapılan her şey, bir gün açıkça ortaya çıkacaktır. Bu gaflet, Ebu’d-Derda’yı hayrete düşürüyordu: Nasıl olur da insan, her an izlendiğini unutabilir?
Üçüncüsü ise, Allah’ın kendisinden razı olup olmadığını bilmemesine rağmen kahkahayla gülen kişidir. İnsan, Rabb’inin rızasını kazanıp kazanmadığını kesin olarak bilemez. Hesap günü henüz gelmemiştir. Buna rağmen öyle bir gülüş, öyle bir rehavet içinde yaşar ki, sanki cenneti garantilemiş gibidir. Bu gülüş, Ebu’d-Derda’nın gözünde en büyük gafletlerden biriydi. Çünkü gerçek huzur, gülmekte değil; Rabb’in rızasını ummakta ve korkusunda saklıdır.
Ağlatan Üç Şey
Hayretini dile getirdikten sonra Ebu’d-Derda, kalbini yakan üç şeyi de sıralar.
Birincisi, dostlarının — Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun ashabının — ayrılışıdır. Sevgili Peygamber’in ve o nurlu sahabenin yokluğu, Ebu’d-Derda’nın yüreğini dağlıyordu. Onların yanında geçen günler, iman, edep ve sevgiyle doluydu. Şimdi ise o meclisler susmuş, o yüzler gözlerden kaybolmuştu. Bu ayrılık, sadece bir vefat değil; bir nurun sönüşüydü.
İkincisi, ölüm sarhoşluğunda ortaya çıkacak olan korkudur. Ölüm anında insan, dünyanın bütün zevklerini unutur. Can boğaza geldiğinde, malın, makamın, dostun hiçbir hükmü kalmaz. O anda kalpte uyanan dehşet, Ebu’d-Derda’nın gözlerini yaşartıyordu. Çünkü o, ölümün sadece bir geçiş değil, büyük bir imtihan olduğunu biliyordu.
Üçüncüsü ve en ağır olanı ise şudur: Tüm gizliliklerin ortaya döküleceği gün, Aziz ve Celil olan Allah’ın huzurunda durdurulmak; sonra da cennete mi, cehenneme mi gireceğini bilememek. O gün hiçbir sır saklanamaz. Kalpteki en gizli niyet, dilde dolaşan en küçük söz, gözden kaçırılan en ufak bakış, hepsi birer birer dökülür. Ve insan, Rabb’inin huzurunda, henüz hükmünü bilmeden bekler. Bu belirsizlik, Ebu’d-Derda’yı ağlatıyordu. Çünkü o, hesabın dehşetini ve rahmetin büyüklüğünü aynı anda hissediyordu.
Bugün Hâlâ Aynı Ayna
Ebu’d-Derda’nın sözleri, bin dört yüz yıldır eskiyip gitmedi. Bugün de aynı üç şey insanı hayrete düşürüyor: ölüme rağmen dünya sevgisi, her an bilinmesine rağmen gaflet, Rabb’in rızasını bilmemesine rağmen rehavet. Ve aynı üç şey hâlâ kalpleri ağlatıyor: sevdiklerin ayrılığı, ölümün dehşeti ve mahşerdeki belirsizlik.
Belki de bu sözlerin asıl değeri, bize bir ayna tutmasında yatıyor.
Kendimize sormamız gereken soru şudur: Ben de Ebu’d-Derda’nın hayret ettiği insanlardan mıyım? Yoksa onun ağladığı gerçekleri hatırlayıp uyananlardan mı?
Abdullah ibn Mübârek’in Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik adlı eserinde yer alan bu rivayet, sadece bir hatıra değil; her asırda yeniden okunması gereken bir uyarıdır. Çünkü insan, hayret etmeyi unuttuğu gün, ağlamayı da unutur. Ve ağlamayı unuttuğu gün, uyanmayı da.