Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler, bir zamanlar stratejik ortaklık düzeyindeyken bugün oldukça kırılgan, gergin ve karşılıklı güvensizlikle şekillenmiş bir hale geldi.
Diplomatik kanallar neredeyse tıkandı, ticaret durduruldu, sert söylemler sıradanlaştı ve Suriye gibi üçüncü ülkelerde çıkar çatışması doğrudan risk oluşturmaya devam ediyor. Son gelişmeler bu kırılganlığın daha da tehlikeli bir boyuta taşınabileceğini gösteriyor.
İki ülke 1990’lı yıllarda ve 2000’lerin başında askeri, istihbarat ve ekonomik alanlarda yakın iş birliği yürüttü. Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkelerden biriydi. Ancak 2010’daki Mavi Marmara olayı ilişkileri derinden sarstı. Sonraki yıllarda kısmi normalleşme çabaları oldu; 2022’de büyükelçiler yeniden atandı. Bu süreç ise 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı ve ardından Gazze’de yaşanan yoğun çatışmalarla hızla tersine döndü.
Ankara, İsrail’in Gazze operasyonlarını “soykırım” olarak nitelendirdi, Hamas’a yönelik siyasi destek mesajları verdi ve Netanyahu hükümetini sert bir dille eleştirdi. Tel Aviv ise Türkiye’yi Hamas’ı meşrulaştırmak ve bölgesel istikrarsızlığı körüklemekle suçladı. Bu karşılıklı suçlamalar, ilişkileri stratejik ortaklıktan açık rekabete ve fiilen düşmanlık düzeyine taşıdı.
İlişkilerdeki kırılganlığın birkaç yapısal nedeni var:
• Gazze ve Filistin meselesi: Türkiye’nin Filistin davasına güçlü vurgu yapması ve İsrail’in askeri operasyonlarını uluslararası hukuk ihlali olarak görmesi, en temel sürtüşme alanı. İsrail ise kendi güvenlik endişelerini ve Hamas’la mücadeleyi öne çıkarıyor.
• Söylem ve ideolojik fark: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “terör devleti”, “soykırımcı” gibi ifadeleri ile İsrail tarafının Erdoğan’ı “antisemitik” ve bölgesel maceracı olarak nitelemesi, diplomasiyi neredeyse imkânsız hale getirdi.
• Bölgesel rekabet: Suriye, Doğu Akdeniz ve enerji hatları üzerinde çıkar çatışması. Türkiye’nin Suriye’de yeni yönetimle yakın ilişkileri ve olası askeri varlığı, İsrail tarafından güvenlik tehdidi olarak algılanıyor. İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs’la güvenlik iş birliğini güçlendirmesi de Ankara’da kuşatma endişesi yaratıyor.
• Ekonomik ve hukuki adımlar: 2024’te Türkiye, yaklaşık 7 milyar dolarlık ticaret hacmini askıya aldı. Daha sonra hava sahası kısıtlamaları ve limanlara ilişkin önlemler geldi. Türkiye’de Netanyahu ve üst düzey İsrail yetkilileri hakkında soykırım suçlamasıyla tutuklama emirleri çıkarıldı. İsrail ise 2026’da Ermeni soykırımı iddialarını resmen tanıyarak Ankara’ya diplomatik bir mesaj gönderdi.
Bu adımlar, ilişkileri “zor ortaklıktan açık düşmanlığa” dönüştürdü.
2026 Ağustos’unda gerilim yeni bir eşik aştı. İsrail, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur (Abu al-Duhur) hava üssünü vurdu. Gerekçe olarak Türkiye’nin buraya askeri güç konuşlandırma hazırlığı içinde olduğu iddiasını gösterdi. Netanyahu, “Türkiye’ye mesaj verdik, duymadılar; daha net anlattık” tarzı açıklamalar yaptı. Savunma Bakanı Israel Katz ise Erdoğan’ı “Türkiye’yi Suriye’de tehlikeli maceralara sürüklüyor” diye eleştirdi.
Türkiye bu iddiaları kategorik olarak reddetti. Millî Savunma Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, İsrail’in saldırısını Suriye’nin egemenliğini ihlal eden ve bölgesel istikrarı bozan bir eylem olarak nitelendirdi. Suriye yönetimi de kalıcı bir Türk üssü veya birlik konuşlandırma planı olmadığını açıkladı; Türk subaylarının ziyaretlerini eğitim ve iş birliği kapsamında değerlendirdi. ABD’nin Suriye özel temsilcisi gibi isimler de saldırıyı “gereksiz tırmanma” olarak gördü ve çatışma riskine dikkat çekti.
Daha iki gece önce yaşanan bu olay, iki ülkenin Suriye’deki çok katmanlı mücadelesinin doğrudan askeri boyuta taşınabileceğini gösterdi. İsrail tarafında Netanyahu’nun Ekim 2026 seçimleri öncesi “Türkiye kartını” oynadığı yorumları yapılıyor. Ankara ise temkinli ama kararlı bir tutum sergiliyor ve “Netanyahu’nun kanlı oyunlarını bozacağız” mesajları veriyor.
Mevcut tablo, ilişkilerin kısa vadede toparlanmasını zorlaştırıyor hatta imkânsız hale getiriyor. Suriye’de yaşanan İsrail’in yayılmacı politikalarına karşı Türkiye’nin duruşu net bir çıkar çatışması olarak ortaya çıkarken, F-35 satışları gibi ABD üzerinden yürüyen dosyalar ve karşılıklı hukuki-siyasi hamleler tansiyonu yüksek tutuyor. Doğrudan bir savaş ihtimali düşük görünüyor; çünkü Türkiye NATO üyesi, her iki taraf da ABD ile ilişkilerini iyi yönetmek zorunda ve açık çatışmanın maliyeti çok yüksek.
İsrail basınında bile “Türk ordusuyla açık savaşa ihtiyacımız yok” uyarıları yer alıyor. Ankara tarafında ise bölgesel barış ve istikrar vurgusu sürüyor, ancak İsrail’in “yayılmacı” politikalarına karşı net duruş korunuyor.
Sonuç olarak, Türkiye-İsrail ilişkileri tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. Gazze’deki trajedi, bölgesel güç mücadelesi ve liderlerin iç siyasi hesapları bu gerilimi besliyor. 2026 yazındaki Suriye krizi, risklerin artık sadece söylem düzeyinde kalmadığını kanıtladı. Önümüzdeki dönemde dezenformasyon, yanlış hesap veya kontrolsüz tırmanma, iki ülkeyi ve tüm bölgeyi daha da tehlikeli sulara sürükleyebilir. Diplomasi ve soğukkanlılık, bu kırılgan dengeyi korumanın hâlâ en gerçekçi yolu.
Bütün bu gelişmeler olurken Türk kamuoyu olayları dikkatle takip ediyor. Genel olarak İsrail karşıtlığı milli bir duruş olarak ortaya çıkarken, olası bir savaşı neredeyse kimse istemiyor. Gerek yayınlanan kamuoyu yoklamalarına ve gerekse kendi gözlemlerimize dayanarak şunları söylemek mümkün.
Türk kamuoyu:
• İsrail’i güçlü şekilde eleştiriyor ve potansiyel tehdit olarak görüyor.
• Filistin meselesinde duygusal ve ideolojik olarak net bir duruş sergiliyor.
• Doğrudan savaş istemiyor; daha çok caydırıcılık, savunma sanayii gücü ve diplomatik baskı taraftarı.
• Hükümetin sert söylemini büyük ölçüde destekliyor ama dış politikada temkinli ve bağımsız hareket edilmesini de bekliyor.
• Parti farklılıkları var (Cumhur İttifakı seçmeni tehdit algısını daha yüksek tutabiliyor, muhalefet seçmeni NATO güvencesine daha şüpheci bakabiliyor) ama İsrail karşıtlığında geniş bir mutabakat söz konusu.
Kısaca: Halk “savaş çıksın” demiyor. “İsrail saldırgan, Türkiye hazırlıklı olmalı, ama çatışmaya girmeden yönetilmeli” diyor. Son Suriye gerilimi gibi olaylar bu tehdit algısını daha da güçlendirebilir, ancak mevcut veriler savaş coşkusundan ziyade temkin ve caydırıcılık ağırlıklı bir kamuoyu algısına işaret ediyor.
İsrail’in olası bir ileri adımının, Suriye ya da başka bir bölgede Türk askerlerine yönelik bir saldırısının bir anda sıcak savaşa dönüşme ihtimali hemen herkesin beklediği bir gelişme olsa da Türkiye’yi idare eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeri ve zamanını kendi belirlediği bir çarpışmaya daha sıcak baktığı tahmin ediliyor. Bugüne kadar hemen hiçbir adımında acele etmeyen ve hazırlıklarını bitirinceye kadar sabırla beklemeyi bilen Erdoğan, İsrail gibi arkası oldukça kuvvetli bir düşmanla mücadelede de temkini elden bırakmadığı iki gece önce yeniden ortaya çıktı.
Türkiye’nin olası bir müdahalesini elleri kalplerinde bekleyen ABD ve İsrail derin bir nefes alırken, Siyonist şımarıklığı hemen ertesi gün yapılan açıklamalarda kendini gösterdi. Bunun her seferinde böyle devam etmeyeceğinden ve Türkiye ile Suriye’nin kendilerini hazır hissettikleri gün İsrail’e hak ettiği dersi vereceklerinden kuşkumuz yoktur. Bize düşen devletin zirvesindekiler için atacakları adımların hayırlara vesile olması ve sonunda yeryüzünden İsrail urunun temizlenmesine yol açması için dua etmekten ibarettir.
Beklenen gün gelecektir, tıpkı gecenin ardından gelen her gün gibi…