Bir sürüyü parçalamak isteyenler önce onun çobanını hedef alırlar. Çünkü çobansız kalan sürü, kısa bir süre sonra yönünü kaybeder; dağılır, zayıflar, hırsızların ve yırtıcıların kolay avı hâline gelir. İslam ümmetinin son iki asırlık tarihi de maalesef bunun en acı örneklerinden biridir.
Asırlar boyunca farklı renkleri, dilleri, ırkları ve coğrafyaları aynı inanç çatısı altında buluşturan İslam ümmeti, bütün eksiklerine rağmen ortak bir otorite etrafında birlik ve bütünlüğünü muhafaza edebilmişti. Doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan geniş coğrafyada Müslümanlar kendilerini tek bir ümmetin fertleri olarak görüyor; farklılıklarını ayrılık sebebi değil, zenginlik vesilesi kabul ediyorlardı.
Bu birliği ayakta tutan en önemli kurumlardan biri hiç şüphesiz hilafet makamıydı. Hilafet sadece siyasi bir yönetim biçimi değil; ümmetin ortak iradesini, dayanışmasını ve ortak sorumluluk bilincini temsil eden bir üst otoriteydi. Dünyanın neresinde bir Müslümanın canı yansa, bu acı ümmetin tamamının meselesi kabul edilirdi. İşte bu sebeple küresel İslam düşmanları, işbirliği ve güç birliği yaparak ümmetin kalbi olan hilafeti hedef aldılar.
Fakat hilafetin ilga edilmesiyle birlikte ümmet adeta başı kopmuş iradesini yitirmiş bir gövdeye dönüştü. Çobanını kaybeden sürünün nasıl ki, her biri farklı yönlere savrulursa, İslam coğrafyası da aynı şekilde parçalandı. Bir zamanlar tek ümmet bilinciyle hareket eden toplumlar, sınırlarla, bayraklarla ve birbirinden kopuk siyasi yapılarla ayrıştırıldı. Bugün yaklaşık elli yedi devlet hâlinde bulunan İslam dünyasının her biri, aslında ümmetin parçalanmışlığının ayrı bir hikâyesini temsil etmektedir. Ancak trajedi bununla da sınırlı kalmamıştır.
Ümmeti parçalayan güçler, bu parçalanmış yapının yeniden birleşme ihtimalini de ortadan kaldırmak için her ülkenin kendi içinde yeni ayrılıklar üretmeye devam etmişlerdir. Bir yerde etnik kimlikler kaşınmış, başka bir yerde mezhep farklılıkları çatışma sebebi yapılmış; kimi zaman ideolojiler, kimi zaman kabilecilik, kimi zaman aşiretçilik, kimi zaman da siyasi kamplaşmalar toplumları birbirine düşman hâline getirmiştir.
Nerede hangi fay hattı varsa orası sürekli hareketlendirilmiştir. Bu fay hatları da bizzat işgalci emperyalistler tarafından üretilmiştir. Bazıları fiili olarak kullanılırken, diğer bazıları ise yedekte bekletilmekte olup vakti geldikçe kullanılmaktadır. Bunların başlıcaları;
· Bazen milliyetçilik...
· Bazen mezhepçilik...
· Bazen kabile taassubu...
· Bazen ideolojik kutuplaşma...
· Bazen coğrafik anlaşmazlıklar…
· Bazen de ekonomik çıkar çatışmaları...
· Sonuç ise hep aynı olmuştur: Kan, gözyaşı, güvensizlik, fakirlik ve bitmek bilmeyen iç çatışmalar. Derken gücün dağılması sonucu üç buçuk gâvurun oyuncağı olan devasa bir ümmet… Tabi sonrasında işgal sömürü ve talan…
Kimi İslam ülkeleri onlarca yıldır iç savaşlarla boğuşurken, kimileri darbelerle, vekâlet savaşlarıyla veya dış müdahalelerle istikrarsızlaştırılmıştır. Bazıları yarım asırdır, bazıları ise bir, hatta iki asrı aşkın süredir kendi yaralarını saramamaktadır. Fakat bu parçalanmış ümmet coğrafyasında öyle bir bölge vardır ki, yaşadığı acılar diğerlerinden çok daha derin ve çok daha ağırdır.
O da Afrika'dır.
Afrika, yalnızca bölünmüş ümmetin bir parçası değildir; adeta dağıtılan sürünün en sahipsiz bırakılan parçasıdır. Çünkü Afrika'da sadece tefrika yoktur. Aynı zamanda işgal vardır. Sömürü vardır. Yer altı ve yer üstü zenginliklerinin sistematik şekilde talan edilmesi vardır. Yapay sınırlarla birbirine düşman hâline getirilen toplumlar vardır. Dış güçlerin desteklediği darbeler vardır. Bitmeyen iç savaşlar vardır. Silah tüccarlarının körüklediği çatışmalar vardır. Açlık vardır. Yoksulluk vardır. Eğitimsizlik vardır. Ve bütün bunların üzerine çöken derin bir umutsuzluk vardır. Oysa Afrika, dünyanın en fakir kıtası değildir.
Tam tersine, dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip bölgelerinden biridir. Altını, elması, uranyumu, petrolü, doğalgazı, kobaltı, lityumu, nadir elementleri, verimli tarım arazileri ve genç nüfusuyla insanlığın en büyük potansiyellerinden birini barındırmaktadır. Fakat ne yazık ki bu zenginliklerin büyük kısmı Afrika halkının refahına değil, küresel güçlerin çıkarlarına hizmet etmektedir.
Sömürgecilik şekil değiştirmiş, fakat sona ermemiş, aksine katlanarak devam etmektedir. Eskiden askerî işgallerle yapılan sömürü bugün ekonomik bağımlılıklarla, çok uluslu şirketlerle, borç politikalarıyla, vekâlet savaşlarıyla, medya operasyonlarıyla ve kültürel kuşatmalarla sürdürülmektedir. Ordularla yapılan işgaller büyük bedellerin yanında ciddi risklere katlanmayı da gerektirir. Ama çağdaş çapulculuk herhangi bir risk içermediği gibi, kadim çapulculuğun binler kati getir sağlamaktadır.
Bunun yanında Müslüman toplumların kendi iç çekişmeleri de Afrika'nın ayağa kalkmasını zorlaştırmaktadır. Çünkü ümmetin her bir parçasının başına süresiz meşgul edecek çoraplar örülmüş olup her birinin derdi başından aşkındır. Enerjisini kalkınmaya, eğitime, bilime ve adalete harcaması gereken toplumlar; başlarına bela edilen sorunlarla boğuşmaktadırlar. Bu da yetmediği gibi, çoğu zaman birbirleriyle mücadele etmeye yönlendirilmektedir.
Bu tablo kader değildir.
Bu gidişat değiştirilebilir. Ancak bunun ilk şartı, ümmetin yeniden ortak bir bilinç kazanmasıdır. Afrika'nın yalnız olmadığını hissettirecek güçlü bir dayanışma ağı kurulmalıdır. Eğitimden sağlığa, ekonomiden teknolojiye, tarımdan akademik iş birliklerine kadar her alanda uzun vadeli projeler geliştirilmelidir. Yardım faaliyetleri elbette önemlidir; fakat asıl ihtiyaç, bağımlılığı artıran geçici yardımlar değil, insanı ayağa kaldıracak kalıcı kalkınma modelleridir.
Bugün Afrika'nın en büyük ihtiyacı; kendisine acınması değil, kendisine inanılmasıdır. “alıştırılmış çaresizlikten kurtarılıp kalkınmak için hamle yapacak gücünün yeterliliğine inandırılmasıdır. Dar ufukluluktan kurtarılıp yeterli bir vizyona kavuşturulmalıdır. “Balık ikramını beklemekten kurtarılıp balık tutmanın öğretilmesidir.” Afrika'nın en büyük ihtiyacı; sadece ekmek değil, adalet; sadece yardım değil, ortaklık; sadece merhamet değil, hakkaniyet ve kardeşliktir.
Hiç kimse, "Benim yapabileceğim bir şey yok." deme lüksüne sahip değildir. Çünkü imkânı olduğu hâlde zulmün devamına sessiz kalan herkes, tarih ve vicdan önünde bunun sorumluluğunu taşımaktadır. Her âlim ilmiyle, her yönetici yetkisiyle, her zengin servetiyle, her akademisyen kalemiyle, her genç enerjisiyle ve her Müslüman duaları ve imkanlarıyla bu sorumluluğun bir parçasıdır. Çünkü tarih, imkânı olduğu hâlde hiçbir şey yapmayanları da en az zulmedenler kadar sorgulayacaktır.
Bugün Afrika için atılacak her samimi adım, yalnızca bir kıtanın geleceğini değil, ümmetin geleceğini de şekillendirecektir. Unutulmamalıdır ki, sürünün en geride kalan, en yaralı ve en sahipsiz parçası kurtarılmadan sürünün tamamı güven içinde olamaz. Afrika ayağa kalkmadan ümmet tam anlamıyla ayağa kalkamayacaktır. Belki de şimdi yapılması gereken en önemli şey, yıllardır yalnız bırakılan bu büyük kıtanın sesini yeniden duymak, acısını kendi acımız bilmek ve vakit kaybetmeden harekete geçmektir. Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke... Muhammed Özkılınç