26 Temmuz’da Srebrenitsa’dan yola çıktık.

Filistin Konvoyu olarak hedefimiz, Batı Şeria’daki işgal ve ilhaka karşı uluslararası bir vicdan hattı oluşturmaktı.

Avrupa’yı ve Türkiye’yi geçtik.

Irak Kürt Bölgesi’ndeki İbrahim Halil Sınır Kapısı’na geldiğimizde yolumuz bir kez daha kesildi.

Ama bu, karşılaştığımız ilk duvar değildi.

Daha önce Global March to Gaza ile Mısır üzerinden Gazze’ye ulaşmaya çalıştık.

Engellendik.

Global Sumud Flotilla ile Akdeniz’den Gazze’ye ulaşmaya çalıştık.

Engellendik.

Global Sumud Kara Konvoyu ile Libya üzerinden Refah’a ulaşmaya çalıştık.

Yine engellendik.

Şimdi Avrupa’dan Irak ve Ürdün üzerinden Batı Şeria’ya ulaşmaya çalışıyoruz.

Ve yine aynı görünmez duvar karşımıza çıktı.

Mısır’da bir sınır kapısı…

Libya’da başka bir yönetim…

Akdeniz’de başka güçler…

Irak’ta başka makamlar…

Coğrafyalar, yönetimler ve gerekçeler değişiyor.

Ama Filistin’e doğru yaklaştığınızda karşınıza çıkan engelleme iradesi değişmiyor.

Aylardır çıktığımız bu yollar bize çok daha büyük bir gerçeği gösterdi.

Biz yalnızca Gazze’ye ve Batı Şeria’ya ulaşmaya çalışmadık.

Farkında olmadan başka bir şeyi de haritalandırdık:

İşgalci İsrail’in haritalarda görünmeyen nüfuz sınırlarını.

Akdeniz’de Yunanistan’a…

Afrika’da Mısır’a ve Libya’nın doğusuna…

Doğuda ise Irak’a kadar uzanan bir nüfuz ve engelleme alanıyla karşılaştık.

Demek ki mesele yalnızca İsrail’in resmî sınırları değil.

Mesele, İsrail adına kapatılabilen kapıların ulaştığı coğrafyadır.

İbrahim Halil Sınır Kapısı’nda yaşadıklarımız da bu açıdan son derece öğreticiydi.

Bağdat yönetimiyle yapılan görüşmelerde, geçişimize izin verilmemesinin Ürdün’le birlikte alınan bir karar olduğu ve İsrail’in bu geçişi istemediği yönünde ifadeler bize aktarıldı.

Silahsız sivillerin Filistin’e ulaşması bile böylesine geniş bir coğrafyada engellenebiliyorsa sorulması gereken soru açıktır:

İsrail’in gerçek nüfuz sınırı nerede bitiyor?

Fakat bütün bu yolculukların bize gösterdiği başka bir gerçek daha var:

Türkiye.

Mısır’a giderken de, Libya’ya giderken de, Akdeniz’e açılırken de, şimdi Batı Şeria’ya yürürken de Türkiye, Filistin için harekete geçen sivil iradenin en önemli merkezlerinden biri oldu.

Mısır ve Libya girişimlerine katılan aktivistlerin önemli bir bölümü Türkiye’den yola çıktı.

Global Sumud Flotilla’nın ikinci girişimi Marmaris’ten denize açıldı.

Ve son Filistin Konvoyu, Türkiye’nin batısından doğusuna kadar hiçbir engelle karşılaşmadan yoluna devam etti.

İpsala’dan girdik.

Şehir şehir Anadolu’yu geçtik.

Habur’a kadar ulaştık.

Türkiye’de devletin farklı kademelerinden yerel yönetimlere ve güvenlik güçlerine kadar güzergâh boyunca ihtiyaç duyduğumuz kolaylık ve destek sağlandı.

Türkiye bize şunu gösterdi:

Bir devlet isterse Filistin’e yürüyen sivillerden korkmak zorunda değildir.

Bir devlet isterse İsrail “ne der?” kaygısıyla hareket etmek zorunda değildir.

Bu nedenle geçtiğimiz bütün bu yolların sonunda kendi saha tecrübemizden çıkardığımız bir sonucu da açıkça söylemek zorundayız:

İslam coğrafyasında İsrail’in tepkisini hesaplamadan Filistin için üzerine düşen sorumluluğu almaya cesaret eden ülke olarak Türkiye’yi gördük.

Başkalarının kapattığı yolları Türkiye açtı.

Başkalarının tehdit olarak gördüğü sivil dayanışmaya Türkiye kucak açtı, destek verdi.

Bu, yalnızca bize verilen bir destek değildi.

Bu, Filistin konusunda ortaya konulan bir iradeydi.

Biz devlet değildik.

Ordumuz yoktu.

Silahımız yoktu.

Yaptırım gücümüz yoktu.

Sadece farklı ülkelerden gelen siviller, aktivistler, gazeteciler ve vicdan sahibi insanlardık.

Ama Mısır’dan Libya’ya, Akdeniz’den Irak’a uzanan bu yolculuklarda çok önemli bir şeyi görünür hâle getirdik:

Filistin üzerindeki ablukanın duvarları yalnızca Filistin’in etrafına örülmemiş.

Gazze’nin ablukası Refah’ta başlamıyor.

Batı Şeria’nın kuşatması kontrol noktalarında bitmiyor.

Filistin’i dünyadan koparan görünmez bir siyasi nüfuz alanı kilometrelerce öteye uzanıyor.

Biz her seferinde o görünmez duvarlardan birine çarptık.

Ve her çarptığımız yerde o duvarı biraz daha görünür hâle getirdik.

Belki Gazze’ye ulaşamadık.

Belki Batı Şeria’ya geçemedik.

Ama başka bir şeyi başardık:

İsrail’in Filistin’i kuşatırken hangi kapıları kapattırabildiğini, hangi coğrafyalarda etkisini hissettirebildiğini ve sivil dayanışmanın önüne nasıl bir engelleme zinciri kurulabildiğini dünyaya gösterdik.

Ve aynı zamanda bir başka şeyi de gördük:

İstenirse o zincirin dışında durulabiliyor. Türkiye bunun mümkün olduğunu gösterdi.

Şimdi mesele artık yalnızca aktivistlerin meselesi değildir.

Biz siviller olarak gidebildiğimiz yere kadar gittik.

Kapıları zorladık.

Duvarlara dokunduk.

Görünmeyen sınırları görünür kıldık.

Bundan sonrası, egemenliğine sahip çıkacak ve Filistin’in yanında yalnızca sözle değil iradeyle duracak onurlu ve cesur devletlerin meselesidir.

Tarih yalnızca Filistin’i kimin bombaladığını yazmayacak.

Filistin’e giden yollar kapatılırken kimin sustuğunu, kimin kapısını kapattığını ve kimin o kapıları açık tuttuğunu da yazacak.

Bizim bu yolculuklardan çıkardığımız sonuç şudur:

İsrail’in haritadaki sınırlarını zaten biliyorduk.

Bu yolculuklarda nüfuzunun sınırlarını da gördük.

Ama Türkiye bize başka bir şeyi daha gösterdi:

İsrail’in nüfuzu ne kadar geniş olursa olsun, karşısında bağımsız bir siyasi irade varsa aşılmaz değildir.

Biz sivil insanlar ise Filistin’e ulaşacak bir yol bulana kadar arayışımız da direnişimiz de devam edecek.