Türkiye’nin kuruluşundan bugüne pek çok kurum ve kuruluşunun hep kendine özel hikayeleri olagelmiştir

. Dünyanın normalleri bizde pek geçerli olmaz. Bu geleneğimiz elbette yurtdışı kurumlara yaklaşım ve üyeliklerimizde de devam etmiştir.

İç politikanın refleksleri, içerde yaşanan siyasi ve ekonomik krizler, iktidar sahiplerinin şahsi kanaatleri, dış dünyanın baskıları ve yönlendirmeleri tam bağımsızlığı tartışmalı her ülke gibi bizi de çok etkilemiş ve zaman zaman halkın pek çözemediği ama devlet ricalinin vardır bir bildiği diye kabullendiği bir çok uluslararası kabuller ve üyelikler başımıza gelmiştir. Halen de başımızın üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duruyorlar.

Birleşmiş Milletler ile başlayan, Nato ile devam eden ve belki de Avrupa Birliği ile çıkmaz sokağa giren bu serencamımız nerde ve nasıl son bulur bilinmez. Zira geçmişin tatsız hatıraları ve geleceğin bilinmez karanlığı çoğu zaman insanlar gibi devletleri de çok temkinli adımlar atmaya zorlar. Hoş devletleri yönetenler dr neticede insan. Biz sanki devletin kendi şahsi manevisi ile bir konum belirlediği zehabına kapılsak da karar mercilerinde oturan insanların bakışları ve görüşleri koca bir milletin yönünü ve yolunu belirliyor.

İşte Nato hikayemiz de biraz böyle başlamış. İkinci Dünya Savaşı sonrası biraz zahmetle kurulan dünya düzenini muhafaza etmek ve yükselen Sovyet tehlikesini koz olarak kullanarak oluşturulan bu askeri birliktelik bugünlere kadar Sovyetler haricinde pek çok bölgede aktif olarak kullanılmış ve batının emperyal hedeflerine pek çok hizmetler etmiştir.

Burada kapsamlı bir Nato değerlendirmesinden çok ittifakın tek Müslüman ülkesi Türkiye’nin içerdeki konumunu irdelemek daha hayrımıza bir netice doğurur umudundayım.

Bugüne kadar çok güzel söz dinleyen, verilen silah ve malzemeyi alan, görevlere eksiksiz katılan, sorun olmasın diye pek çok kez kendinden tavizler vererek ittifakın ABD ve Avrupa merkezli yönlendirmelerine uyum sağlayan Türkiye geldiğimiz noktada tırnaklarıyla kazıyarak inşa ettiği silahlı gücü ve Abd ile İngiltere sonrasında savaş tecrübesi ile ön plana çıkıyor.

Müslüman kimliği ile Nato’da bulunması sık sık, gerek halkı gerekse birlik üye ülkeleri arasında tartışılan Türkiye, ittifaktan ayrılmayı sözkonusu etmek bir yana düşünemiyor bile. Zira dünya politik konjonktürü Nato’ya giriken zamanlardan çok farklı olmadığı gibi, mevcut iktidarın bakışı da o günün iktidarından çok farklı değil.

Devlet menfaatlerini Nato’da bulunmakta gördüğümüz ya da en azından devleti yönetenlerin öyle gördüğü aşikar. Bugüne kadar bize ne fayda sağladığı pek net olarak ortaya konulamasa da içinde olmakla mutlu olduğumuz çok belli.

İttifaka üye yani dost ülkelerin farklı ambargo ve engelleri bir tarafa bizzat en büyük ittifak üyesi tarafından uzun yıllar terörle yola getirilen bir ülke olması Türkiye’nin Nato’dan pek bir fayda elde edemediğini gösteriyor.

Sovyetler sonrası Rusya’nın herhangi bir saldırısından korunmak gibi bir faydası olduğu da çok net bir konu değil.

Belki bize en net faydası, makbul bir ittifak içimde bulunmanın verdiği fiyakadır. Ya da orda olmamız sebebiyle başkalarının zorla kendi ittifaklarına çekme ihtimalinin kalmaması da bir kazanç sayılır mı bilemiyorum.

Geçen günlerde Ankara’da yaşananların hatırlattığı Nato serencamımız çok net değil, bu yüzden de çoğumuz bu mevzudan pek bir şey anlamıyoruz. Bunu yine Natolu bir tekerleme gibi deyimle geçiştirmek de bize özel bir yaklaşım herhalde.

Nato kafa Nato mermer!

Biz bu deyimi anlayışsız, kafasız hatta kalpsiz anlamında kullanıyoruz. Nato kelimesinin ruh dünyamızda nasıl bir karşılığı olduğunu gayet güzel gösteren bir söz olmuş. Ne biz Nato’yu tam olarak anladık, ne de kimse bize bunu anlatma ihtiyacı duydu.

Bu bizim kafa kalınlığımızdan mı yoksa Nato’nun soğukluğundan ve anlamsızlığından mı orasını zaman gösterecek. Nato’daki ağırlığımız arttıkça işler nereye evrilecek hep birlikte göreceğiz.