Geçtiğimiz yüz yılın başlarında Avrupa’nın “hasta adam” dediği, dönemin yegane İslami temsil gücü Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesi sonrasında coğrafyamızda hepimizin malumu büyük değişimler yaşandı.
Osmanlı sonrası imparatorluk coğrafyasında kurulan ulus devletler aslında pek de ulus devlet değildi. Öyle olsaydı hiç değilse Arap ulusunun tek devlet olma ihtimali gündeme gelirdi. Hatta Arap devletlerden bazılarının o dönemde oluşturmaya çalıştığı küçük birliktelikler bile çok uzun ömürlü olmamıştı.
Osmanlı’nın merkezine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise ulus devlet olma iddiasını mevcut ulusu/halkı topyekûn değiştirme üzerine kurgulamıştı. Nihayetinde bu topraklarda yaşayan halkın ulus devleti değil, dönüştürülmüş, değiştirilmiş hatta bir anlamda devşirilmiş bir ulustan oluşan devletimizin sorunları da doğuşuna istinaden oldukça yaygın ve uzun sürdü. Kuruluşun üzerinden geçen bunca zamana rağmen hala da çözülebilmiş değil.
Konumuz bu olmadığı için değinip geçeceğim bu yeni ulusun eski imparatorluk merkezinde yer alması aslında yeni dünya düzeninde geleneklerin ve hatta inançların hakimiyetinin sona erdiğinin habercisiydi.
O büyük dönüşümün üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçti. Artık coğrafyamızda eskilere benzeyen bir şey kalmadı. Halklar kendi içlerinde kopuk ve dağınık, kültürler erozyonla soyulmuş kuru kayalar gibi, devletler genellikle batı hayranı ya da bizzat batı kölesi idarecilerin kontrolünde, ticaret ya da sosyal hayat dediğimiz toplumların belkemiği alanlar ise büyük oranda hala müstevlilerin kontrolünde.
İçerde bu halde olan İslam ümmetinin dışarıdaki gücü ya da etkisi de haliyle bununla doğru orantılı olarak suyun üstünde yüzen bir saman çöpü kadar olabiliyor. Rüzgar ne yandan eserse o yana savrulan ve hafifliğin yanında kırılganlığın da etkisi ile başını sudan çıkarmaya cüret edenlerin çok sınırlı kaldığı uzun bir dönemden geçiyoruz.
Bizim bu halde olmamızın kendimize olduğu kadar dünya siyasetine çok ağır faturaları yansıdı. Güç dengesinin batıdan yana bozulmuş olmasının doğal sonucunda batılılar kendilerini yeryüzünün ilahları ilan ettiler. Kuralları ve kanunları onlar belirledi ve tabi ki gerektiğinde de yok saydılar.
Değer yargıları güç ve zenginlik üzerine kurgulanan batı, yeryüzüne vicdansızlık ve işgallerden başka bir şey veremedi.
Ellerimizi tutuşturdukları teknolojiler bile onlara hizmet etsin için üretildi. Ki gerektiğinde elimizde patlatmaktan da çekinmiyorlar. Pazar olma özelliğimiz olmasa bizi çoktan bozuk para gibi harcarlardı.
Karşısında ciddi bir denge gücü olmayan bu yeni çağın Firavun ve Nemrutları elbette geçmiş atalarını azgınlıkta aşmak için çok çaba sarfeder hale geldiler.
Yeryüzünü cehenneme çeviren ve kendilerinden başka kimseye rahat yüzü görmeyi layık görmeyen Siyonist temelli batı hegemonyası dünyayı oyun alanına çevirdiler. Mütekebbir batılı önderler istedikleri kadar cana kıymakta ve ülkelerin zenginliklerine konmakta hiç mahsur görmediler. Hala da bu minvalde devam ediyorlar.
Son yaşanan savaşlar ve krizler, batının kendi varlığını devam ettirmek için ihtiyacı olan taze kana ulaşmasını sağlamak için dünyanın başına bela edildiler. Bugünün batısı başkalarının kanlarıyla beslenen bir tür vampir gibi işliyor. Daha da vahimi ısırdıkları insanları da filmlerinde dönüştürdükleri gibi zombilere çevirerek kendilerine sadık askerler haline getiriyorlar.
İslam’ın adalet gücünün dünya siyaset sahnesinden çekilmiş olması ne batılı ne doğulu hiçbir halkın salah ve menfaatine olmadı. Dünyanın huzurunu küçük bir azınlığın doymak bilmeyen iştahına kurban ettiler.
Savaşı onlar çıkarınca normal olduğunu dikte ettiler. Can denince batılıların canının değerini başkalarının canlarından çok daha üstün gördüler. İnsan hakları falan dediklerinde elbette batılı insanların hakları akla gelmeliydi. İfade özgürlüğü ya da inanç özgürlüğü gibi batının kutsalları da Müslümanlar dışındaki insanlar için geçerliydi.
Dünyaya sundukları sağlı sollu denge işlemedi. Tıkandıkları noktada Müslümanları hedef tahtasına oturtmaktan hiç çekinmediler. Zaten yeraltı ve yerüstü zenginliklerimize de ihtiyaçları vardı. Endüstrileri için hammadde ya da gerekli iş gücü alanında ne lazımsa bizim ülkelerimizden elde ettiler.
Batıya kölelik için ikna olanları ödüllendirdiler. Sahibinden bir parça kemik kapan uysal hayvancıklar da bulundukları ülkelerde batının sözcülüğüne soyundular. İkna edemediklerini türlü metotlarda etkisiz hale getirdiler. Sözlerini ve hayatlarını değersizleştirdiler.
Büyük bir yalana herkesin inanmasını ve batılıların efendiliklerini kabullenerek gönüllü köle olunmasını istediler. En büyük itiraz doğal olarak Müslümanlardan geldi ve gelmeye de devam ediyor. O yüzden İslam’la ve Müslümanlarla kavgaları hiç bitmeyecek! Topraklarımızdan ellerini ve gözlerini çekmeyecekler. Ta ki birileri çıkıp o elleri kırana, o gözleri çıkarana kadar.