Yakın tarihi hemen hepimiz biraz biliyoruz. Özellikle dünyanın bizim de coğrafi olarak içinde olduğumuz ve İngilizlerin ortadoğu dediği bölgesi son iki yüz yıla yakın bir dönemi savaş ve yıkımla, kan ve ölümle geçirdi.
Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle ortaya çıkan karmaşa, bugün daha da artarak devam eden ve dünyanın geri kalanını da etkisi altına alan krizler yumağına dönüşmüş durumda. İlginç bir şekilde herkes bu bölgeye bakıyor ve herkes burada bir şeylere sahip olmak istiyor.
Geçen yüzyılın başında dünyanın dört bir yanına dağınık, sürgün hayatı yaşayan İsrail oğulları büyük planlar yapıyor, ağır bedeller ödemek pahasına ısrarla coğrafyamızın kalbinde bir devlet istiyor. Belki de yakın tarihin “her şeyi başlatan şey” diye not düşülecek en vahim gelişmesi, Filistin topraklarının gasp ve işgal sonucu İsrail devletine dönüşmesi oldu.
Sonrası ise bitmez tükenmez savaşlar ve kara bulutların hiç eksilmediği bir sorunlar yumağı olarak karşımızda durmuyor, bizzat bizi de içine alarak çığ gibi büyüyerek yuvarlanıyor. Dünyanın tüm güçleri ve güç iddiasında olan tüm yapı ve devletleri mutlaka ama mutlaka bölgemize burnunu sokmak zorundaymış ve hatta bu onların en vazgeçilmez hakkı imiş gibi sürekli bizimle ve coğrafyamızla uğraşıyorlar.
Bizi İsrail oğullarıyla başbaşa bırakmaya hiç niyetleri yok. Amerikası, Rusyası, Avrupası, Çini ve daha bilmem ne kadar devlet, ne kadar devletlerarası kurum, ne kadar önemli önemsiz yapı varsa hepsinin eli kolu ayağı buralarda.
Hep bir plan hep bir proje ile geliyorlar ama mutlaka geliyorlar. Aslında gelmek de zorundalar. Zira dünyanın merkezi kaçınılmaz olarak bu bölge. Süper güç müsün, burada etkin olmak zorundasın. Dünyada sözünün bir değeri olan bir ülke ya da lider olmak mı istiyorsun? Burada sayılmalı, korkulmalı ve mümkünse biraz da sevilmelisin. Kaderi ilahi böyle takdir etmiş.
Tüm dünya siyaseten Kudüs merkezli bir hayalden ötesini göremiyor. Dünyada sözü geçenin mi Kudüs’e hakim olduğu yoksa Kudüs’e hakim olanın mı sözünün dünyaya geçtiği tartışılsa da, nihayetinde adeta Peygamber ve Kral Süleyman (aleyhisselam) tarafından kurulan dünya hakimiyeti herkese ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Yakın ve uzak tarihte petrol yokken de dünyanın siyasi hakimiyet merkezi burası idi, petrolden sonra da öyle. Mesele petrol değil, mesele burada yani üç kıtanın birbirine en yakın bölgesinde kimin hakim olacağı yani kimin borusunun öteceği.
Mekke’nin dini merkez olma özelliği nasıl ilahi ise, Kudüs’ün siyasi merkez olması da belki ilahi bir tayin, belki insani bir tercih ama başka bir ihtimali olmayan denklemimiz bu. Tüm dünyanın kafa patlattığı bu denklemi nasıl çözeceğiz noktasında hepimizin fikirleri var.
Fikrimizin olması çok önemli değil zira pratiğe dökülecek olan güç sahiplerinin ve ince hesapları ilmek ilmek dokuyanların fikri oluyor genelde. Tabi tüm hesapların ve planların üstünde Allah(cc)’ın hesabı ve planı var!
Mutlak güç ve değişim otoritesi ancak ve sadece Allah(cc)’ın elinde! Biz bu işin neresindeyiz ve ne yapmalıyız gibi soruları bir sonraki yazıya bırakıyorum. Bu hamur daha çok su götürür, bu konu daha çok yazı yazdırır.