İsrail son günlerde zulmünü yine artırdı. İsrail, batıdan aldığı güçle gerçek, adi yüzünü göstererek, masum Filistinlileri katletmeye başladı.
Bizler müslümanlar olarak önce filistine, Filistinlilere ve tüm müslümanlara, bilhassa, mustazaf [mazlum] kardeşlerimize sahip çıkmak zorundayız.
Bu konuya yeterince hassasiyet gösterilmediğini görüyoruz. Yaşanan bu kadar zulme rağmen, müslümanların bu konuya duyarsızlığı, bencil bir hayat yaşamaları, kendi konfornizmlerinden vazgeçmemeleri, kardeşlik hukukunun doğru anlaşılmadığını gösteriyor.
Empati yapmamız gerekiyor. İsrailin, Filistinli kardeşlerimize uyguladığı zulmü düşünelim, kendimizi onların yerine koyalım. İsrail, Mescid-i Aksa'da 1969'dan beri ilk kez, bir Cuma namazı kılınmasına mani olmuştur.
Yine mescidi aksaya girişleri kontrol etmek üzere önce sabit kontroller yaptı, sonra- x-ray cihazları kullandı, şimdi ise yüz tanıma dedektörleri yerleştirme kararı vermiş ve çevrede namaz kılanlara alçakça müdahale ederek Müslümanlar'ı öldürmeye ve yaralamaya başlamıştır.
Bizler bu durumda olsaydık ne yapardık, kendimize soralım ve ona göre davranalım. Kardeşlik hukukunun gereğini yapmamız gerekmez mi?
İsrail’in, bu gücü kendisinde bulmasındaki en büyük etken, Filistin’in kardeşleri olan biz müslüman bireylerin ve islam ülkelerinin sessiz kalmasından kaynaklanıyor. Bu olayı her ortamda gündem etmeliyiz, tepkileri ertelememeli, yapılabilecek tüm destekleri derhal yapmalı, yarını beklemeden tüm gücümüzle destek olmalıyız.
Filistin’de insanlar evlerinde güven içerisinde değiller, yanıbaşlarında bulunan ve ilk kıble olan, mescidi aksa’da ibadetlerini yapmalarına müsaade edilmiyor, yeterli tıbbi malzemeler yok, hastaneler yetersiz, eğitim yetersiz, bu kadar olumsuzluğa rağmen o kardeşlerimiz dimdik ayaktalar, mücadelelerine devam ediyorlar.
Bizler ise bu kadar olumsuzluğu gördüğümüz halde, hiçbir tepkide bulunmuyor, sadece üzüldüğümüzü beyan ediyoruz.
Geçen gün haber programlarında israilli yahudi bir profesör, kendi ülkesinin Filistin politikasına isyan ediyor ve eleştiriyordu.
O konuşmanın ilgimi çeken noktası, profesörün kendi ailesinden, anne ve babasından, örnek vermesiydi. Anne ve babasının nazi kamplarında gördüğü eziyeti anlatıyor ve böyle bir zulmün kimseye yapılmamasını istiyordu.
İnsanlara zulüm yapan nazilerin yok olduğunu, üstüne basa basa anlatıyordu. “Hiçbir zulüm, ilelelebed abad olmaz” diye bir söz vardır. İsrailde yaptığı bu zulümlerle sonunu hazırlıyor.
Bir müslümanlar olarak, daima filistinin yanında olduğumuzu göstermeliyiz. Zalim İsrailin ve batılı yandaşlarının sonlarının, yıkılışlarının gelmesi için, beraberce mücadele edeceğiz.
Burada bize düşen görevin gecikmemesi için, geçmişten bir örnek vermeye çalışacağım.
Günümüz alimlerinden biri, bir gün çarşıda bir programa yetişmek için hızlı adımlarla yürürken tanıdığı biriyle karşılaşır.
Selamlaştıktan sonra, adam hocaya hitaben; hocam sizinle kısa bir zaman görüşebilir miyiz? diye sorar,
Hoca kendisine çok önemli bir toplantısı olduğunu, kendisiyle yarın görüşebileceğini söyler ve ayrılırlar.
Hoca ertesi gün o adamın telefonunu beklerken, ortak tanıdıkları biri, hocayı arar ve dün kendisiyle dün görüşmek isteyen o kişinin öldüğünü bildirir.
En kötüsü de o adamın ölüm şeklidir. O kişi, derdini anlatacak kimseyi bulamamış ve dertleriyle başbaşa kaldığından bunalıma girerek intihar etmiştir.
Hocamın hangi işi bir insanın canından daha kıymetlidir. Yapılan bütün programlar insanları diriltmek için yapılmıyor mu?
Hocam tabi bu olayın böyle sonuçlanacağını bilememiştir. Belki de olayın vehametini, bu boyutta olduğunu anlayamamıştır. Ertesi gün daha geniş bir zamanda görüşmeyi istemiş olabilir. Niyet iyidir fakat bazı davaların, ertelenmemesi gerekir. Filistin davası da bu davalardan biridir. Yarın çok geç olabilir.
Yüce Allah tüm müslümanları, musibetlerden muhafaza etsin, hiçbir kardeşimize esareti, zulmü göstermesin inşallah. Dua ile.