Mısır’ın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi mahkeme salonunda son nefesini verdi.

Çocukluğu, gençliği, yaşlılığı mücadele içinde geçmiş hiç aklında olmadığı halde Müslümanların teşvikiyle ülkesine cumhurbaşkanı olacak kadar yükselmişti.

Efendiliği, dürüstlüğü, dik duruşu ve saygınlığı ile taraflı tarafsız milyonlarca insanın sempatisini kazanmıştı.

O; dünyaya neden geldiğini, buradaki vazifesinin ne olduğunu, ölecekse nasıl bir ölümü tercih etmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Öyle yaşadı ve öyle de öldü. Ya da ölmedi!

Tam bir dava adamıydı. Hasan El Bennaların, Seyyid Kutubların dizi dibinde yetişmişti. Bu yüzden öldürüleceğini anladığında bile şöyle diyordu: "Bu haklarımızın bedeli için benim kanım akacaksa, ben hazırım. Vatan uğruna canımı kolayca veririm. Allah her şeye kadirdir. Kimse sizi aldatmasın. Sakın tuzaklara düşmeyin."

Yiğit adamların yiğit eşi olurmuş. Muhammed Mursi'nin eşi Neclâ Hanım'ın haberi aldığında içinde bulunduğu hale bir bakın:

"Muhammed Mursi'nin vefat haberini aldığım zaman, iki kardeşimle oturmuş, bazı meseleleri istişare ediyorduk.

Haber gelince, bir süre hareketsiz kaldık; sonra feri kaçmış birkaç cümle daha kurup ayrıldık.

İstikametimi yitirmiş bir şekilde direksiyon sallarken, canlı yayın ve röportaj telefonları / mesajları gelmeye başladı. Bazılarını kasten açmadım, açmak durumunda kaldıklarıma da mazeret bildirdim. Ne konuşacaktım ki? Söylenecek ne vardı?

Sakin bir camiye çekildim, elimden ve dilimden geldiği kadar bize ve kendimize dua ettim. Mursi değildi duaya muhtaç olan, bizdik.

O Allah'ın izniyle kurtulmuş ve dünyadaki imtihanını en güzel biçimde savmıştı.

Geride kalan bizler, uzatmaları oynadığımız hayatlarımızda ne kadar onur ve şeref kaldığıyla ilgileniyor muyduk acaba?"

Sisi ve türevlerine göre, Mursi ve arkadaşlarına karşı olan teveccüh ve islami yönelimlerin başarılı olma ihtimali göz yumulacak bir durum değildi ve gereği yapılmalıydı.

İşte tam bu noktada uluslararası üst akıllar orada bir darbe planlayıp yönetime el koydular.

Meydanlarda yüzlerce Müslümanı şehit ettiler, binlercesini zindanlara doldurdular, onlarcasını idam ile cezalandırdılar.

Bitip tükenmek bilmeyen, yeri göğü inleten bir zulüm çarkı iletildi.

Analar yavrularından, babalar kızlarından, eşler hayat arkadaşlarından koparıldı.

Demokrasi, insan hakları, özgürlük nutukları ve daha bilmem bilmem ne haltlar. Dünya ciddi bir ses çıkarmadı, hatta hiç ses çıkarmadı.

İnsan hakları metinleri, demokrasi örgütleri, sarı kanarya dernekleri, bir fok balığı için dünyayı pedal ile baştanbaşa kat edenler ses çıkarmadı.

Televizyon kanalları haber değeri olarak görmedi, gazeteler manşet haber olarak bu haberleri verme gereği duymadı.

Her zamanki gibi insanların, ülkelerin, dünyanın daha önemli ve öncelikli gündemleri vardı.

Ekonomik büyüme, kapıdaki küresel ısınma, sebepsiz balık ölümleri vs.

Batasın duyarsız dünya, yok olasın umursamaz insanlık.

Yok olasın sadece güçlünün işine yarayan demokrasi.

Batasın silah ve kaos sistemleri.

Anlayanlar için son hitame:

Uhud savaşında müşrikler görece bir kazanç elde ettiğinde komutan Bedir’i kastederek "dün biz öldük, bugün siz" demişti. Ama şu muhteşem cevabı almıştı "ama çok önemli bir fark var, sizin ölüleriniz cehennemde bizimkiler cennette."

Kimi gelir dünyanın nefretini kazanır, bazı görece kazançlar da elde eder; kimi gelir çileli bir hayat yaşar, görece olarak tüm hayatı çile yüklüdür, ama sonsuz hayatı kazanmıştır.

Allah, asıl ve sonsuz hayatımızı mamur eylesin.

Selam ve dua ile.