Evvela hiç kimsenin anlamını ve varlığını bilmediği "irtica" diye korkunç bir örgüt icat edildi, kulaktan kulağa bu isim fısıldandı.

Örgüt üyelerinin özellikleri ve eylemleri hakkında hep flu ve yuvarlak ifadeler kullanıldı.

Bu örgütün büyük bir tehdit oluşturduğu devletin en üst kademesi dâhil her yerde sık sık dillendirildi.

Ardından sarıklı, cübbeli ve ellerinde asa ile caddelerde yürüyen bir grup türe(til)di.

Bunları bir çok insan ilk defa televizyonda görmüştü, yani bunlar sanki gökten zembille inmişti!

Lakin nasıl olduysa bütün medya organları ilk ve manşet haber olarak sadece onları duyurdu.

Bunun üzerinden kimi çevrelere korku, kimine cesaret olacak bir algı operasyonu adım adım işlendi.

Aydınlar(!) tarafından sabahlara kadar süren açık oturumlarda en reyting alan tartışmalara malzeme yapıldı.

Devletin uzun uzun süren toplantılarının en önemli ve öncelikli meselesi bu oldu.

Ortamın hazır olduğunu görenler düğmeye bastı.

Genç, güzel ve sürekli ağlayabilen bir kadın bulundu.

Kimselerin yerini bilmediği (!) şeyhin odasına gönderildi.

Ve şok: 70 yaşındaki şeyh, 20'lik kız ile yarı çıplak yakalandı.

Medya görevini yapmış ve sıra asıl planlayıcıya gelmişti.

Yasa, hukuk ve kanunlar yok sayıldı.

Adil yargılama ilkesi bir kenara koyuldu.

Hukuk hiçe sayılarak kararlar verildi.

Asıl mağdurlar için işkencelerin meşru görüldüğü, inanç hürriyetinin yok sayıldığı uzun günler ve bitmeyen geceler başladı.

Başörtülü kızlar her gün geldikleri okullarına alınmadı.

"Ya başını aç, ya üniversiteye bırak" seçeneklerinden başka seçenek sunulmayarak ötekileştirildi.

Binlercesi aile ve toplum baskılarını göğüslemek üzere okul ve istikballerinden vazgeçmek zorunda kaldı.

Okul birincileri platformdan yaka paça indirildi, hakları olan ödülden bile mahrum bırakıldı.

Sakallı öğrenciler; eylem planlayıcı, örgüt kurucu ve çete lideri sıfatıyla soruşturma geçirdi.

Keçik bağlamış anneler, kınalı kuzularının yemin törenini tel örgütlerin gerisinden gözyaşları ile izledi.

1635 asker ‘irtica’ suçlamasıyla TSK’den atıldı.

3000 öğretmenin görevine son verildi.

11890 öğretmen kılık kıyafet fişlemeleri nedeniyle disiplin cezası aldı.

3271 öğretmen hakkında disiplin soruşturması açıldı.

2639 kamu personeli, 418 öğretim üyesi ve 949 öğretmen irticacı olarak fişlendi.

396 Diyanet personeli irticacı gerekçesiyle disiplin cezasına uğradı.

"Eee, ne olmuş yani biz bunların hepsini zaten biliyoruz" dediğinizi duyar gibiyim.

Ben de bu yazımda bunlardan bahsetmeyeceğim zaten!

Yukarıda yazdığım bütün şeyleri bundan sonra yazacağım şeyler için bir ön hazırlık gibi kabul edin lütfen.

28 Şubat’ ın iki türlü mağduru var.

Bir grup öz mağdur, bir grup yapay mağdur.

Öz mağdurların bir kısmı o sürecin acısı ile ayakta kalamayıp şehit oldular.

Bir kısmı hala cezaevinde çürümekteler.

Bir kısmı yüzüne "mağdur oldun ama dileyecek bir özümüz ve alacağın bir hakkın da yoktur" denenler.

Bir kısmı aldığı darbenin etkisiyle hala bitkisel hayatta olanlar.

Yapay mağdurlar mı?

Onların bir kısmı yeşil yeşil zengincikler oluverdi.

Bir kısmı bu gündemin sayesinde büyük medya şirketleri kurdu.

Bir kısmı edebiyatını yapıp baskıları hemen tükenen kitaplar yazdı.

Bir kısmı şimdi sülale boyu siyasete atılıp politikacı, bürokrat, milletvekili, büyükelçi, baş danışman oldu.

Bir kısmı ise siyasi duruma göre rüzgârgülü...

Selam ve dua ile.