Tarih tekerrür eder mi? Yoksa biz, tekrar eden hatalara yeni isimler mi veriyoruz?
Orta Doğu’nun son yarım yüzyılına bakıldığında görülen şey, yalnızca savaşlar değil, aynı zamanda krizlerin iktidarları yeniden şekillendirme biçimidir. 1980–1988 arasındaki İran-Irak Savaşı, İran’daki rejimin iç konsolidasyonunu güçlendirmişti. Dış tehdit, içeride birleştirici bir işlev görmüştü. 2000’li yıllarda İran’ın nükleer programı nedeniyle başlayan yaptırım süreci ve 2015’te imzalanan Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA) ile gelen kısmi rahatlama, ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle yeniden sert bir ekonomik kuşatmaya dönüştü. Bugün İran, artan ambargo nedeniyle yüksek enflasyon, hızla değer kaybeden riyal ve genç işsizliği ile toplumsal basıncı derinlemesine hissediyor.
Ancak ekonomik krizler her zaman siyasi çözülme üretmez. Bazen tam tersine, sistemin daha da sertleşmesine yol açar. 2022’de Mahsa Amini’nin ölümü sonrası yükselen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi, İran toplumunun özellikle genç ve kentli kesimlerinde ciddi bir zihinsel dönüşümün işareti olarak yorumlandı. Fakat bu dalga, rejimin yapısal kontrol mekanizmalarını henüz aşabilmiş değil. Bugün Tahran’da yeniden yükselen hoşnutsuzluk, hayat pahalılığı ve sosyal baskının birleşiminden besleniyor. Ancak bunun sistemik bir kırılmaya mı yoksa daha sıkı bir merkezileşmeye mi yol açacağını zaman gösterecek.
Dış politika cephesinde ise İran, vekil aktörler üzerinden kurduğu nüfuz alanını sürdürmeye çalışıyor ve bu durum İsrail ile gerilimi doğrudan karşılaşma eşiğine taşımaktadır. Öte yandan ABD’de yeniden güç kazanan Donald Trump çizgisinin İran’a yönelik daha sert yaptırım ve askeri baskı sinyalleri vermesi, bölgesel tansiyonu daha da yükseltiyor.
Sorulması gereken soru şu: Dış baskı, İran’da yeni bir iç kenetlenme mi yaratacak, yoksa ekonomik çöküşün hızlanmasına mı neden olacak?
Tam bu noktada Türkiye’nin pozisyonu ayrı bir önem kazanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği diplomasi, teorik olarak “dengesel barış siyaseti/diplomasisi” olarak tanımlanabilir: Bir yandan Batı ile köprüleri atmamak, diğer yandan İran ile ekonomik ve bölgesel ilişkileri tamamen koparmamak.
Türkiye’nin temel yaklaşımı, gerilimi tırmandıracak askeri müdahalelere karşı çıkmak ve taraflar arasında diyalog kanallarını açık tutmak yönünde şekilleniyor. Ankara, sorunların çatışma yerine diplomasi ve uzlaşı zemininde çözülmesi gerektiğini vurgularken, bölgesel barış için arabuluculuk rolünü üstlenmeye hazır olduğunu ifade ediyor.
Erdoğan’ın söyleminde öne çıkan vurgu net: Bölge yeni bir savaşı kaldıramaz. Türkiye ve çevremiz yeterince kana ve gözyaşına tanıklık etti. Bu nedenle sağduyu, diyalog ve diplomatik temasların artırılması hayati önem taşıyor. Türkiye’nin hem kendi ulusal çıkarları hem de bölgesel istikrar açısından çatışma yerine barışçı çözümleri her zaman öncelemesi stratejik bir tercih olarak öne çıkıyor.
Tüm bu gelişmeler ışığında tekrar konumuza dönecek olursak, tarih tekerrür edebilir, ancak aktörlerin tercihleri kader değildir. Eğer sağduyu galip gelirse, Orta Doğu yeni bir yıkım yerine yeni bir denge sürecine girebilir. Bugün mesele yalnızca İran ya da İsrail değil aynı zamanda mesele, bölgenin bir kez daha ateş çemberine girip girmeyeceğidir. Ve bu noktada diplomasiye inanan her liderin sorumluluğu büyüktür.
Fakat yinede tarih gerçekten tekerrür edebilir. İran’da dış baskının iç konsolidasyonu güçlendirmesi ihtimali, geçmişte yaşanmıştır. Fakat tarih, birebir kopya üretmez ve şartlar değişir, aktörler değişir ve toplumların beklentileri dönüşür. Bugün İran’ın genç nüfusu 1980’lerin İran’ı değildir. Aynı şekilde Türkiye’nin rolü bölgede ve tüm dünyada edilgen bir aktör olarak değil etken olarak yeniden şekillenmiştir.
Bu noktada asıl mesele şudur: Bölge yeniden bir savaşın eşiğine mi sürüklenecek, yoksa aktörler güç gösterisinin kısa vadeli cazibesini bir kenara bırakıp uzun vadeli istikrarı mı seçecek?
Bölge ülkelerinin önündeki sınav tam da burada başlıyor.
Diplomasi söylemi, kriz anlarında gerçek bir stratejiye dönüşebilecek mi?
Peki tarih gerçekten tekerrür edecek mi, yoksa bu kez diplomasinin aklı silahların sesini bastırabilecek mi?
Barışın artık bir tercih değil, zorunluluk olduğu bölge ülkelerince iyi bilinmelidir.