Merhaba değerli okuyucular,
Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir kırılma anından geçiyor. İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırılarıyla başlayan gerilim genişleyerek yeni cephelere yayılırken, Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada dengeler hızla değişiyor. Enerji yolları, ticaret hatları ve bölgesel güvenlik mimarisi aynı anda sarsılıyor.
Aslında bu tabloyu uzun süredir yazdığım köşe yazılarında farklı başlıklar altında ele alıyordum. Bölgedeki krizlerin yalnızca askeri bir mesele olmadığını, aynı zamanda jeopolitik rekabet, enerji politikaları ve diplomatik dengeler üzerinden şekillendiğini vurgulamıştım. Bugün yaşanan gelişmeler, daha önce ifade ettiğim bazı temel noktaların sahada somut şekilde ortaya çıktığını gösteriyor.
Güç ile Barış Arasındaki İnce Denge
Daha önceki yazılarımda şu soruyu sormuştum:
Barış mı, güç mü?
Modern diplomasi aslında bu iki kavram arasındaki denge üzerine kuruludur. Bugün Ortadoğu’da yaşanan kriz de tam olarak bu dengeyi test ediyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri hamleleri bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirmeye çalışırken, sahadaki gerçekler bu planların kolay işlemediğini gösteriyor. İran’ın devlet yapısı, askeri organizasyonu ve bölgesel ağları hızlı bir çöküş senaryosunu zorlaştırıyor.
Bu noktada daha önce de belirttiğim bir gerçek yeniden ortaya çıkıyor: Dış baskı her zaman siyasi çözülme yaratmaz; bazen tam tersine iç konsolidasyonu güçlendirebilir.
Tarih bize bunu defalarca gösterdi.
İsrail, ABD ve Farklı Hesaplar
Bu savaşın bir başka önemli boyutu da ABD ile İsrail’in hedeflerinin birebir örtüşmemesidir.
Washington için öncelik İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması ve Çin ile kurduğu enerji bağlarının zayıflatılmasıdır. İsrail için ise mesele çok daha geniştir: İran’ın bölgesel nüfuzunun tamamen kırılması.
Bu nedenle Lübnan cephesindeki gelişmeler yalnızca askeri operasyonlar değil, aynı zamanda bölgesel güç hesaplarının sahaya yansımasıdır.
Hesaplar Tutmadı: Kürtlerden Birlik Hamlesi
Ortadoğu’daki gelişmelerin bir diğer dikkat çekici boyutu ise İran’daki Kürtlerin son günlerde verdiği mesajdır. ABD ve İsrail tarafından özellikle sosyal medya ve bazı siyasi kanallar üzerinden yapılan “ayaklanma” çağrıları, sahada beklenen karşılığı bulmadı.
Aksine İran’daki Kürt topluluklarından gelen görüntüler ve mesajlar, dış müdahaleye karşı birlik ve sağduyu çağrısını ortaya koydu. Kalabalıkların verdiği mesaj nettir: Bölge halkları dış güçlerin hesaplarının parçası olmak istemiyor.
Bu gelişme önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca Orta Doğu’daki bazı krizlerde farklı güçlerin kullanmaya çalıştığı etnik fay hatları, artık aynı kolaylıkla harekete geçirilemiyor. Kürtlerin bu tavrı, bölgede dış müdahale planlarının her zaman sahada karşılık bulmadığını gösteriyor.
Tarihsel perspektiften bakıldığında bu duruş şaşırtıcı değildir. Kürtler, İslam tarihinin önemli figürlerinden biri olan Selahaddin Eyyubi’nin mirasını taşıyan bir toplumsal hafızaya sahiptir. Bu miras yalnızca bir askeri başarı hikâyesi değil, aynı zamanda İslam dünyasının birlik idealinin de sembolüdür.
Bugün Kürt toplumunun önemli bir kesiminin dış müdahaleye karşı temkinli yaklaşması, bu tarihsel hafızanın ve bölgesel gerçekliğin bir yansıması olarak okunabilir. Bölge halklarının kendi geleceklerini dış güçlerin projeleri üzerinden değil, kendi iradeleri ve bölgesel dengeler üzerinden belirleme isteği giderek daha görünür hale gelmektedir.
Hürmüz Boğazı ve Küresel Etki
Savaşın askeri boyutu kadar ekonomik sonuçları da dikkat çekici.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, küresel enerji sisteminin kalbinde ciddi bir baskı yaratıyor. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu dar geçitten sağlanıyordu. Bugün tankerlerin beklediği, limanların sıkıştığı bir tablo ortaya çıkmış durumda.
Bu durum özellikle Körfez ülkeleri için büyük bir paradoks oluşturuyor. Petrol fiyatları yükseliyor ancak ihracat yapılamıyor. Enerji zengini ekonomiler bir anda lojistik kırılganlıkla karşı karşıya kalıyor.
Aynı zamanda Körfez’in son yıllarda inşa ettiği turizm ve havacılık merkezli ekonomik model de ciddi bir sınavdan geçiyor.
Türkiye’nin Artan Stratejik Rolü
İşte tam bu noktada Türkiye’nin rolü daha belirgin hale geliyor.
Daha önceki köşe yazılarımda özellikle vurguladığım bir nokta vardı: Türkiye artık bölgesel gelişmeleri sadece izleyen bir ülke değildir. Türkiye giderek daha belirleyici bir aktör haline gelmektedir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde izlenen dış politika yaklaşımı, teorik olarak “dengesel barış siyaseti/diplomasisi” olarak tanımlanabilir.
Bu yaklaşımın temelinde üç önemli unsur bulunuyor:
- Çatışmaların büyümesini engellemek
- Diplomasi kanallarını açık tutmak
- Bölgesel dengeyi korumak
Türkiye’nin bu süreçte izlediği politika tam da bu çerçevede şekilleniyor.
Ankara bir yandan Batı ile ilişkilerini tamamen koparmadan sürdürüyor, diğer yandan İran ile ekonomik ve diplomatik bağlarını koruyor. Aynı zamanda bölgesel krizlerin daha büyük bir savaşa dönüşmemesi için diplomatik girişimlerde bulunuyor.
Mezhep Tuzaklarına Karşı Sağduyu
Ortadoğu’daki en tehlikeli risklerden biri mezhep çatışmasıdır.
Bölgeyi istikrarsızlaştıran birçok kriz, Şii-Sünni ayrışması üzerinden derinleşmiştir. Türkiye ise bu tuzağa düşmeyen nadir ülkelerden biridir.
Türkiye’nin yaklaşımı nettir: Bu coğrafyada insanlar mezhepleriyle değil, ortak tarih ve medeniyet bilinciyle değerlendirilmelidir.
Hz. Ali de bizimdir, Hz. Ömer de.
Hz. Ayşe de bizimdir, Hz. Zeynep de.
Bu yaklaşım yalnızca dini bir söylem değil, aynı zamanda bölgesel barışın korunması için stratejik bir yaklaşımdır.
Yeni Jeopolitik Dengeler
Yaşanan kriz Türkiye için bazı stratejik fırsatlar da doğurabilir.
Körfez’de zayıflayan havacılık merkezleri karşısında İstanbul’un küresel transit merkezi rolü daha da güçlenebilir. Türkiye Avrupa ile Asya arasında güvenli lojistik koridoru olarak önemini artırabilir.
Enerji hatlarının ve ticaret yollarının yeniden şekillendiği bir dönemde Anadolu coğrafyası bir kez daha jeopolitik merkez haline geliyor.
Sonuç: Diplomasi mi, Yeni Bir Savaş mı?
Önceki yazılarımda şu soruyu sormuştum:
“Tarih gerçekten tekerrür eder mi?”
Bugün aynı soruyu yeniden sormak gerekiyor.
Ortadoğu yeni bir büyük savaşın eşiğine mi sürüklenecek, yoksa diplomasi aklı yeniden devreye mi girecek?
Türkiye’nin yaklaşımı açık:
Bölge yeni bir savaşı kaldıramaz.
Sağduyu, diyalog ve diplomasi her zamankinden daha önemli.
Bu nedenle Türkiye yalnızca askeri gücüyle değil, denge kurabilen diplomatik aklıyla da bölgenin en önemli aktörlerinden biri haline geliyor.
Ve görünen o ki, Türkiye artık sadece gelişmeleri izleyen bir ülke değil.
Yeni dengelerin kurulmasında söz sahibi olan bir güç.
Sevgi ve saygılarımla.