Eskiden bir şehirde kaybolmak hayatın olağan bir parçasıydı. Hatta çoğu zaman güzel bir parçasıydı. İnsan bir sokağa girer, ardından başka bir sokağa sapar, sonra kendini hiç planlamadığı bir yerde bulurdu. Belki küçük bir meydanda, belki eski bir kitapçının önünde, belki de daha önce hiç fark etmediği bir manzaranın karşısında…
Şimdi ise şehirlerde kaybolmak neredeyse imkânsız hale geldi.
Cebimizdeki navigasyonlar bize sadece yolu göstermiyor, hayatın içindeki küçük belirsizlikleri, sürprizleri de ortadan kaldırıyor.
Bir yere kaç dakikada varacağımızı saniyesine kadar biliyoruz. Hangi sokaktan dönmemiz gerektiğini biliyoruz. Yolun sonunda neyle karşılaşacağımızı aşağı yukarı tahmin ediyoruz.
Bu elbette kullanışlı bir şey ama her kullanışlı şey gibi, hayatın içinden küçük bir sürprizi de alıp götürüyor.
Çünkü insan bazen bilmeden yürüdüğünde daha dikkatli bakar. Tanımadığı bir sokakta adımlarını biraz yavaşlatır. Tabelaları inceler, dükkân vitrinlerine göz gezdirir, bir kapının önünde durup etrafı seyreder. Şehir o zaman sadece bir geçiş alanı olmaktan çıkar, keşfedilen bir yere dönüşür.
Kaybolmanın psikolojisi de biraz bununla ilgilidir. İnsan yönünü kaybettiğinde çevresine daha çok bağlanır. Daha çok fark eder. Bir köşedeki fırının kokusunu, eski bir binanın detayını, dar bir sokağın beklenmedik sessizliğini…
Navigasyonla yürürken ise çoğu zaman başımız hafifçe telefona eğiktir. Şehir arka planda akar gider. Biz sadece hedefe ulaşırız.
Belki de mesele tam burada başlıyor. Modern hayat bize her şeyi planlı, tanımlı ve öngörülebilir hale getirmeyi öğretiyor ama insan ruhu bazen küçük bilinmezliklere ihtiyaç duyar.
Yanlış bir sokağa girmeye, yolu biraz uzatmaya, hatta kısa bir süreliğine kaybolmaya…
Çünkü bazı manzaralar ancak kaybolunca karşımıza çıkar ve belki de bir şehri gerçekten tanımak için, ara sıra haritayı kapatıp biraz yönümüzü kaybetmemiz gerekir.
Bazen en güzel keşifler, nereye gittiğimizi bilmediğimiz yürüyüşlerin sonunda çıkar karşımıza.