Birbirimizi kategorize etmeyi,

ötekileştirip ayrıştırmayı,

faklılıklarımızı büyütüp abartmayı,

kendi anlayış ve görüşlerimizi dayatmayı,

sadece kendi tespitlerimiz üzerinden hayata bakmayı,

herkesin bizim gibi düşünmesini ne çok seviyoruz…

son zamanlarda reisi paylaşma ve yer kapma kavgasına şahit oluyoruz,

bir tarafta reis ile yola çıkanlar, diğer tarafta reise yolda dahil olanlar,

bir yanda etkin ve yetkin yerlerde bulunan ve bir lahza bile fedakarlık yapmayan tetikçi, rantçı ve troller, bir yanda canını ortaya koymaktan çekinmeyen 15 Temmuz’un sessiz ve hesapsız fedaileri!

 

Önce şu analize bir bakalım:

İslamcı katılsanız da katılmasanız da bir fikir sahibidir, tetikçi ise sadece sahibinin sesidir.

İslamcıyla fikir tartışması yapılır, tetikçi ise üzerinize sadece çamur sıçratır.

İslamcı sağı solu, başı sonu belli biridir, tetikçi ise boz bulanık, kıvrak bir yavşaktır.

İslamcının doğru yanlış idealleri vardır, tetikçinin ise sahibi ya da sahipleri.

İslamcının elinden, dilinden emin olabilirsin, tetikçinin ise hiçbir şeyinden.

İslamcı düşüncesini söyler, tetikçi ise tehdit eder.

İslamcı kendine güvenerek meydan okur, tetikçi ise ağababalarına güvenerek meydan okur.

İslamcı egemen başkasıyken de İslamcıdır, tetikçi ise egemen kimse orada olur.

İslamcıya sırtını dönersin, tetikçiye karşı ise hep tetikte olursun.

İslamcı kıyasıya mücadele edeceğin siyasi hasmın olabilir, tetikçi ise ne zaman nereden vuracağı belli olmayan kalleştir.

 

Ve sonra da şu analize:

 

Yıl 1987. Ağır rutubet kokan küçük bir salonda beş kişiyiz. Recep Tayyip Erdoğan'ı dinliyoruz. Bir saat geride kaldı. Heyecanından ve ciddiyetinden zerre kaybetmeden konuşmasını sürdürüyor. O konuşma bir buçuk saatin sonunda bitti. Beş kişiye bu kadar uzun süre konuşma yapmak nasıl bir şeydi? Şimdi partinin en alt kademesindeki genç kardeşimiz bile böyle bir 'kalabalığa' seslenmeye tenezzül etmez. Öyle görünüyor, anlaşılıyor. Kızmak yok.

Yıllar sonra. Necmettin Erbakan'la bir odadayız. Sadece iki kişiyiz. “Cemaat yapalım” diyor. Hemen orada, korkudan ölüyorum.

Şimdi bazı yazılar / yorumlar okuyoruz. Başarının altında veya üstünde bir şeyler arıyorlar. Hepsi olmasa bile çoğu yanlış.

Başarı, beş kişiye bir buçuk saat konuşma yapmaktan geçiyordu. Başarı, iki kişiyle cemaat olabilmekten geçiyordu.Karşınızda veya arkanızda yüzlerce, binlerce insanın durmasına gerek yoktu.

Yaşadığımız toprakları Türkiye Dağı olarak görüyorduk. Bu dağı beklediğimize inanıyorduk. Çok şükür, hâlâ aynı yerdeyiz.

Büyüklerimiz bize şunu diyordu: Kimsenin adamı olmayın. Adam olun.

Alkışlamak üzerine kurulu bir gidişatın yahut siyasetin parçası olamayız. Yeri gelecek, savaşacağız. Yeri gelecek, itiraz edeceğiz. Savaşmaktan kastımız, dik durmak, dirayetli olmaktır. Birbiri ardına yaşadığımız dört büyük taarrruzu düşünün.

 

Ve son olarak şuna:

"İslamcıların AK Parti'den tasfiyesine güç yetirebilecek tek bir isim vardır. O ismin adı Recep Tayyip Erdoğan'dır ve tasfiye için tek cümlesi yeterli olacaktır. Ceketimizi alır çıkarız"

 

Biz de kategorize edilmesi üzerinden bir yazı yazmış olduk lakin durum tam da bu,

nasıl Türkiye hepimizin ise, reis de hepimizin olmalı.

siyasetin doğasının çok farklı olduğunu akıldan çıkarmamak,

reisin de istemeden bir çok kimseyi kendisine yakın tutmak zorunda olduğunu bilmek lazım.

Birileri “reis sadece bize ait olsun” derse, reisi yapayalnız bırakmış olur.

 

Selam ve dua ile.