Her gece başını yastığa koyar ama bir türlü uyuyamazdı!

Uyuyamazdı işte ne yapsın, bu elinde değildi ki.

Tavandaki koyunları kırka değil yüzkırka tamamlasa da uyuyamazdı, kafasını yastığa gömse de.

Oysa milletin zoruyla doktora da, terapist de gitmiş, her bir çareye başvurmuştu.

Kaldı ki asıl başını yastığa koyar koymaz uyuyanları doktora götürmek lazım diye düşünürdü.

Böylelerine çok şaşırır, anlamakta güçlük çeker, lakin asla gıpta etmezdi. Ama bunları kimseye de söyleyemezdi. Bir kaç defa denedi ama söyleyemedi işte.

Nasıl uyusundu?

Allah, onu halife olarak yaratmışken.

Peygamberi ihtiyarlatan "Hud" oracıkta dururken.

Bunca dert varken.

Kurtarılmayı bekleyen koca bir insanlık kendisini beklerken.

Bunca delikanlılar, kızlar, çocuklar, nesiller, aileler, toplumlar heder olup dururken.

Güven, komşuluk, sevgi, saygı eriyip tükenirken.

Gönüller kurumuş, akıllar ifsad olmuş, gözler körelmiş, kulaklar sağırlaşmış, izanlar kapanmışken...

 

Ömrünü insanlık adına kurtuluş türküleri okumakla geçirmişken.

Toplumu kendi aslına döndürmenin idealine dair cilt cilt kitaplar okumuşken.

Arkadaşlarıyla soğuk kış gecelerini çay, dava ve ezgilerle geçirmişken.

Gönlünü mazlum ve mağdurların sevgisi ile doldurmuşken.

Uyuyanları uyandıracak bir sabahın ümidiyle bilmem kaç geceler boyunca güneşin açmasını beklerken...

"Olmaz" dedi, "bu şartlarda uyuyamam" dedi, "asla uyumamalıyım" dedi saçları beyaz genç adam.

Karanlığın içerisinden gördüğü ağaçlar, nehirler, kuşlar, böcekler bakışlarıyla tasdik ettiler onu. Tasdik etti onu yeryüzündeki sessiz çoğunluk...

 

Sürekli bir bozulma, erime, dağılma hali içindeyiz dedi sessizce.

Parçalarımızı bir türlü bir araya getiremiyor, yekpare olamıyor, bütün duramıyoruz dedi.

Başa çıkılamaz bir girdabın içinde dönüyor, kapkaranlık dehlizlere sürükleniyor, sürekli bir uçurumun kenarında yol almak zorunda bırakılıyoruz dedi.

Bizi parçalamak isteyen canavara hayranlık duyuyor, düşmanımıza kanallarımızı açıyor, bayramlarını bayram biliyor, tecavüz edenimize aşık oluyoruz dedi.

Durup kendimize gelmeye ihtiyacımız var ama duramıyoruz işte dedi.

Üstelik kimseyi durduramadığımız gibi, durduramıyoruz bu baş döndürücü kısır döngüyü dedi.

Yaşadığımız her şey istemsizce akıp giden bir şeye dönüşmüş gibi, tek bir anına, noktasına dikkatimizi veremiyoruz diye ekledi.

Yaşamaya değecek her şey elimizden kayıyor, bizden uzaklaşıyor sanki dedi.

Yaşamıyormuş da bir şeylere maruz kalıyormuş gibi hissediyoruz kendimizi dedi.

Oysa kendimizi akıntıya bırakmaya mani bir şeyler var içimizde. Buna rağmen neden tümüyle akıntının dışına çıkmaya da güç yetiremiyoruz dedi, dedi, dedi...

Aslında bunları her gece düşündüğü halde, niye bu gece de düşünüyordu ki?

Her gece çözemediğini bu gece mi çözecekti?

Ömrünce çözemediğini bu gece mi çözüverecekti?

Kendisi gibi bir çok kişinin çözemediğini bir gecede kendisi mi çözüverecekti?

Yoksa çevresindekilerin dediği gibi kafayı mı yemişti?

Gerçekten herkes doğrusunu yapıyor da, bir kendisi mi anormaldi?

İki eliyle başını bir mengene gibi sıktı, sanki düşünmekten yorulmuş gibiydi.

Sanki kafası çatlayacak, göğüs kafesi patlayacak gibi.

Ard arda derin derin nefes alıp verdi. "Yeter artık, düşünmemeliyim" dedi.

 

Yanında mışıl mışıl uyuyan sevgili eşine sarıldı.

Ona baktı, baktı, baktı...

"Onu da kurtarmam gerekiyor" dedi. Kızımı, oğlumu, kardeşlerimi ve komşularımı...

Ve yine kaçtı uykusu.

Bu gece de uyuyamadı işte ne yapsın!

Selam ve Dua ile...