Her geçen gün gerek teknolojinin gerekse hayat standartlarının biraz daha gelişmesiyle birlikte isteklerimiz, arzularımız ve gereksinimlerimiz de giderek artış gösteriyor. Hal böyle olunca bizler de Allah’tan hep çok daha fazlasını istiyor, olmayınca da tabiri caizse isyan bayraklarını çekiyoruz.

Elimizdekiyle yetinmek ve her halimize şükretmek yerine; hep bir tık fazlasını istiyoruz. Bu istek ve bitmek bilmeyen arzularımız da bizi içinde bulunduğumuz durumun bir kademe gerisine atıyor farkında değiliz. Allah’ın rızası olmadan daldaki yaprağın bile kımıldayamayacağını her seferinde unutuyoruz ne yazık ki. Oysaki dünyevi şeyleri isteyip onların peşine düşmek yerine Allah’ın rızasını istesek, diğer arzu ve isteklerimiz de beraberinde gelecektir. Yeter ki bizler neyi, kimden, nasıl isteyeceğimizi bilelim.

Bununla ilgili yaşanmış bir menkıbeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Konya'nın Hadim İlçesi’nde Ebu Said Muhammed Hadimi Hazretleri isminde bir zat yaşamaktaymış. Osmanlı ulemasında aynı zamanda tasavvuf büyüklerinden çok değerli bir İslam âlimi olan Hadimi Hazretleri, talebe yetiştiren büyük bir müderrismiş aynı zamanda.

Zaman zaman Hadimi Hazretleri, “Ahh ahh çoban kazandı çoban hem de ne kazanmak” diye kendince söylenirmiş. Talebeleri merak etmiş. “Acaba kimdir bu çoban ve kazandığı ne ki hocamız iki de bir bunu söyleyip duruyor” diye. Hocam demiş birisi temsilci olarak:

-Bize anlatsanıza kimdir bu çoban neyi kazandı ki siz hep böyle tekrarlayıp duruyorsunuz. Hoca da:

-Gelin toplanın anlatayım demiş ve başlamış anlatmaya.

-“Üç arkadaş bir zaman tevafuk ettik ve birlikte yola çıktık. Yürüyoruz bir mesafeyi kat edeceğiz bir şehirden diğerine. Öğlen vakti oldu bir suyun başında mola verdik. Çıkardık çıkınlarımızdaki yiyeceklerimizden yedik, abdestlerimizi aldık ve namazlarımızı kıldık. Dedim ki arkadaşlar Efendimiz Aleyhisselam buyurur ki; duası kabul olanlardan birisi de yolculardır. Gelin bunu fırsat bilelim, gönlümüzdeki arzularımızı Rabbimize arz edelim, niyazda bulunalım. Umulur ki yolculuğumuz hürmetine duamız da makbul olur. Peki dediler. Önce siz buyurun diyerek bana verdiler önceliği. Açtım ellerimi:

-Yarabbi dedim. Biliyorsun ki uzun yıllar ben ilim tahsil ettim. İstiyorum ki bu ilmi talebelerimle paylaşayım. Ne olur bana şöyle yüksekçe havadar bir mevkide olan bir medrese nasip et. Talebelerim olsun, bu ilimleri onlara da öğreteyim dedim. Âmin dedik hep beraber benim bu niyazıma. İkinci olarak da bir tacir olan kardeşimiz ellerini açtı ve dedi ki:

-Yarabbi uzun zamandır ticaretle meşgulüm ama gidip geldiğime değecek kadar bir kârım olmuyor. Hiç olmazsa bana birazcık servet birazcık mal getirecek kadar ticaretler nasip et dedi. O da Allah'tan bunu talep etti ve ona da “Âmin” dedik.

Üçüncü arkadaşımız bir çobandı. O da ellerini açtı önce bir durakladı, yutkundu sonra da kısık bir sesle:

-Yarabbi ben senin bana verdiklerine razıyım. Sen de benden razı ol başka bir şey istemiyorum dedi ve biz onun duasına da Âmin dedik.

 Evlatlarım görüyorsunuz ya ne kadar güzel bir mevkide medresemiz var. Sizin gibi güzel talebelerim var. Anlaşılan Rabbimiz Teâlâ benim duamı kabul etti. Duydum ki o tacir arkadaş da bayağı zenginleşmiş. Anlaşılan bizim dualarımız kabul oldu o gün. Ama aramızda kazanan çoban oldu. Çünkü o sadece Allah'ın rızasını istedi. Allah kimden razı olursa ona dünyada da ukbada da artık zayi yoktur. Onun için böyle diyorum” diyerek sözlerine son vermiş.

Rabbim hepimizi razı olduğu kullarından eylesin inşallah…