Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeden sırf iyilik niyetiyle yapılan hayır çeşitlerinin dinimizdeki ortak adına sadaka denir.
Sadaka denilince ilk anda aklımıza, çarşıda-pazarda dilenenlere verilen küçük maddî yardımlar gelir. Bunlar sadakanın yaygın fakat çok özel bir çeşididir. Fakat Allah rızası için yapılan her şey sadakadır. Güler yüzden, tatlı sözden tutunuz da aile mutluluğuna katkıda bulunmak düşünce ve niyetiyle erkeğin sofrada hanımının ağzına uzatacağı bir kaşık çorbaya varıncaya kadar her şey sadakaya dâhildir.
Hepimizin bildiği üzere sadaka; sevap olmasıyla birlikte aynı zamanda insanı, başına gelebilecek türlü felaketlerden de kurtarabilecek, koruyabilecek niteliğe sahiptir.
Yolda yürürken küçük bir çocuğa verilen bir çikolatanın, fakir, yardıma muhtaç kimselere verilen bir parça ekmeğin, insanlara karşı gösterilen ufak bir tebessümün veya kullanılan iki güzel sözün insanın başından ne tür belaları def ettiğini, insanı hangi durumdan alıp nerelere getirdiğini gerek Yüce Allah’ın kelamlarından gerek hadislerden gerekse peygamber ve sahabe kıssalarından hepimiz biliyoruz.
Ama maalesef ki bütün bunları bilmemize rağmen sadakayı sadece başımızdan kötü bir olay geçtiğinde, kötü bir rüya gördüğümüzde ve tabiri caizse başımız sıkıştığında hatırlıyoruz. Hâlbuki sadakayı gündelik zamanlarımızda da hatırlayıp ona göre davransak belki de başımızdaki musibetlerden daha kolay bir şekilde kurtulup, daha iyi bir hayat yaşayacağız.
Keşke Müslümanlar olarak bunun bilincine tam anlamıyla varabilsek…
Sadakanın sevabı ve mükâfatı konusuna gelecek olursak:
Sadakanın; hem bu dünyada hem de ebedi hayatta sevabı ve mükâfatı oldukça büyüktür.
Yüce Allah “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.” (Hadîd Suresi 18) ayetiyle iki cihanda da sadaka veren kimselere sunacağı güzellikleri açıkça bahşetmiştir.
Geçmişten günümüze sadakayla ilgili birçok ibretlik öykü, kıssa, hikâyeler yaşanmış ve dilden dile aktarılarak yaşadığımız bugüne kadar bizlere nakşedilmiştir.
O kıssalardan biri Hz. Şeyh’den şöyle rivayet edilir:
Nişabur’da Ebu Amr isminde bir kimse ilk zamanlarında çok fakir imiş. Anne ve babasının haklarına çok iyi riayet edip, onlara son derece iyi hizmet ettiği için; anne ve babası oğullarının zengin olması için çok dua etmişler ve o zengin olmuş. Zengin olduktan sonra da fakirlere sadaka vermeyi, yardıma muhtaç kimselerin yardımına koşmayı hiç ihmal etmemiş. Yüreğinin zenginliği her geçen gün malına da yansımış. Malı mülkü o kadar çoğalmış ki, kendisinden sonra bütün nesline bile kâfi gelmiş. Evlatlarına da sadaka verip, insanlara yardım etmeyi öyle bir öğretmiş ki; çocukları da kendisi gibi sadaka vermekten hiçbir zaman gocunmamış.
Çok karlı ve soğuk bir kış gününde, Ebu Amr’ın kapısına bir dilenci gelmiş. Ebu Amr, hemen bir ekmek alıp, yalın ayak kar üzerinde yürüyerek götürüp o dilenciye vermiş.
Günlerden bir gün Ebu Amr vefat ettikten sonra, salih bir kimse O’nu rüyasında görmüş ve kendisine:
-“Ya Ebu Amr! Rabbim sana muamele eder?” diye sormuş. O da:
-“Rabbim; bana ikram ve rahmet edip, makbul kullarından eyledi” diye cevap vermiş. O zat tekrar:
-“Çok tasadduk (herhangi bir mal veya nakit parayı Allah rızası gözetilerek ihtiyaç sahiplerine vermek) ederdin. Onun için mi?” deyince Ebu Amr:
-“Hayır, o sadakalar sebebiyle değil. Ancak karlı günde yalın ayak kar üzerinde yürüyerek bir fakire vermiş olduğum ekmek sebebiyle mağfiret olundum” diye cevap vermiştir.
Kıssadan da anladığımız gibi; dünyada yapılan iyiliklerin sadece dünyadaki karşılığı bire ondur ve bu en az olanıdır. Rabbimiz bire yüz, ikiyüz, yediyüz, yedibin mükâfat da vermektedir. Ahirette verilecek bu kat kat mükâfata göre, dünyada verilenler kıyas bile edilemeyecek kadar değersizdir.
Rabbim bizleri mükâfatlandırdığı kullarından eylesin inşallah…