Bir akademisyen olarak Türkiye siyasetini değerlendirirken yalnızca günlük tartışmalara, seçim sonuçlarına ya da ekonomik dalgalanmalara odaklanmanın eksik bir okuma olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ülkenin siyasal hafızası sadece rakamlardan değil, tarihsel kırılmalardan, toplumsal aidiyetlerden ve kolektif duygulardan besleniyor.
Son yıllarda siyasi liderlerin konuşmalarında sıkça duyduğumuz “BİZİM BİR BORCUMUZ VAR” ifadesi de tam olarak böyle bir zemine oturuyor. Bu cümleyi yalnızca bir siyasi slogan olarak değerlendirmek, Türkiye toplumunun önemli bir bölümünün psikolojisini anlamamaktır. Çünkü burada anlatılan şey, sıradan bir iktidar arzusu değil, tarihsel bir sorumluluk hissidir.
Bu nedenle bugün kullanılan “dava”, “emanet”, “sancak”, “borç” gibi kavramlar yalnızca retorik değil, kolektif hafızanın taşıdığı sosyolojik kodlardır.
Siyaset bilimi açısından bakıldığında burada dikkat çekici olan unsur, Türkiye’de seçmen davranışının yalnızca ekonomik rasyonaliteyle açıklanamamasıdır. İnsanlar çoğu zaman sadece cebine değil, kendisini ait hissettiği hikâyeye göre de pozisyon alıyor. Mücadele eden, bedel ödediğine inanılan ve tarihsel bir yürüyüşün temsilcisi olarak görülen siyasi figürler, toplumun belirli kesimlerinde güçlü bir karşılık üretiyor.
Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi dili özel bir önem taşıyor. Erdoğan’ın konuşmalarında sıkça vurgulanan fedakârlık, mücadele, çile ve adanmışlık temaları, klasik siyasal iletişimden çok bir hareket psikolojisini yansıtıyor. “Kolayı değil zoru seçtik” söylemi, yalnızca bir liderlik anlatısı değil aynı zamanda kendisini uzun bir tarihsel yürüyüşün devamı olarak gören bir toplumsal bilincin ifadesidir.
Benzer şekilde Devlet Bahçeli’nin siyasetteki konumu da akademik açıdan dikkatle incelenmelidir. Bahçeli’nin dili daha çok devlet sürekliliği, milli bütünlük ve kurumsal istikrar üzerine kuruludur. Bu yönüyle Erdoğan’ın toplumsal mobilizasyon üreten siyasal diliyle, Bahçeli’nin devlet refleksini önceleyen yaklaşımı zaman zaman birbirini tamamlayan bir zeminde buluşmaktadır.
Türkiye’nin son yıllardaki siyasi iklimi aslında tam da bu iki damarın kesişiminden oluşuyor: toplumsal hareket enerjisi ve devlet aklı.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir dönüşüm de var. Genç kuşaklar artık yalnızca büyük ideallere değil, somut yaşam standartlarına da odaklanıyor. Bugünün gençleri aidiyet kadar liyakat, istikrar kadar özgürlük, güçlü liderlik kadar kişisel gelecek güvenliği talep ediyor. Bu nedenle siyasal hareketlerin yalnızca geçmişin duygusal hafızasına değil, geleceğin gerçekçi beklentilerine de üretilen cevapları daha somut bir şekilde artırması gerekiyor.
Türkiye toplumunun önemli bir kısmı için siyaset hâlâ bir kariyer alanından çok bir emanet meselesi olarak görülüyor. “Sancağı yere düşürmeden devretmek” anlayışı, bu ülkede kuşaklar arası siyasal devamlılığın temel metaforlarından biri olmaya devam ediyor.
Belki de Türkiye’yi diğer birçok ülkeden ayıran temel fark burada ortaya çıkıyor.
Bu ülkede siyaset yalnızca yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda bir hafıza, bir aidiyet ve bazı insanlar için ödenmesi gereken tarihsel bir borçtur.
Bu vesile yaklaşan Kurban Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar hayırlara vesile olmasını dilerim.
Saygılar…