1. Fitne Kavramının Anlam Alanı
“Fitne” kavramı İslam’da son derece ağır ve çok katmanlı bir anlam taşır. Günlük dilde her tartışmanın, her eleştirinin veya her itirazın “fitne” olarak adlandırılması, kavramın hem anlamını boşaltmakta hem de bağlamından kopararak dinî bir silaha dönüştürülmesine yol açmaktadır.
Fitne kelime olarak; imtihan etmek, sınamak, karıştırmak, ayırmak, bozmak ve hak ile bâtılı birbirine karıştırmak anlamlarına gelir. Kur’ân’da fitne;
– bazen imtihan (Enfâl 8/28),
– bazen zulüm ve baskı (Bakara 2/191),
– bazen de inançtan saptırma (Ankebût 29/2) anlamında kullanılmıştır.
Bu yönüyle fitne, yalnızca bir “kavga” ya da “düzensizlik” değildir. İnsanları haktan uzaklaştıran, adaleti bozan ve zulme yol açan her durum fitnedir.
2. Fitnenin İki Temel Boyutu: İtikadî ve Siyasî / Toplumsal Fitne
İslam düşüncesinde fitne, tek boyutlu bir kavram değildir. İtikadî (dini) ve siyasî/toplumsal olmak üzere iki temel boyutu vardır.
a) İtikadî (Dini) Fitne
İtikadî fitne, Ehl-i Sünnet âlimlerine göre fitnenin en ağır ve en tehlikeli türüdür. Çünkü bu tür fitne, yalnızca toplumsal düzeni değil, imanı hedef alır.
Tevhidi zedelemek, dini tahrif etmek, hak ile bâtıl arasındaki sınırları bulanıklaştırmak, Allah adına zulmü meşrulaştırmak, dini siyasî çıkarların aracı hâline getirmek bu kapsamdadır.
“Fitne, öldürmekten daha beterdir” (Bakara 2/191) ayeti, müfessirlerin çoğu tarafından dinden döndürme ve inanç baskısı olarak yorumlanmıştır.
Bu nedenle bid‘at üretmek, dini kitleleri manipüle etmek ve zulmü din diliyle örtmek itikadî fitnedir. Fitne söylemi, eğer zulmü perdelemek için kullanılıyorsa, bu en sinsi fitne biçimidir.
b) Siyasî / Toplumsal Fitne
Siyasî fitne; toplumda kan dökülmesine, iç savaşa, kaosa ve masumların zarar görmesine yol açan süreçleri ifade eder. Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ gibi olaylar, fitne kavramının tarihsel hafızada bu anlamla derinleşmesine sebep olmuş talihsiz olaylardır.
Resûlullah Aleyhisselam’ın “Fitneler uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin!” uyarısı, masum kanının döküleceği kontrolsüz süreçlere karşı güçlü bir ikazdır.
Ancak Ehl-i Sünnet geleneğinde her otoriteye itiraz, fitne sayılmamıştır. Zulme rıza = düzen, adalet talebi = fitne şeklinde bir denklem asla kabul edilmemiştir.
3. İtaat, İsyan ve Meşruiyet: Ehl-i Sünnet’in Denge İlkesi
Ehl-i Sünnet siyaset anlayışında itaat mutlak değil, şartlıdır.
Kur’ân’da itaat sıralaması nettir: “Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan yöneticilere…” (Nisâ 4/59) Allah ve Resûl’e itaat mutlak, yöneticilere itaat ise adalet ve meşruiyet şartına bağlıdır. Ayetin devamındaki “ihtilaf hâlinde Allah’a ve Resûl’e dönün” emri, yöneticinin nihai hakem olmadığını açıkça ortaya koyar.
Bu çerçevede:
– Zulüm üretmeyen düzen korunur,
– Zulüm üreten otorite eleştirilir,
– Masum kanına yol açacak isyan reddedilir.
Hakkı söylemek, zulme rıza göstermemek ve ahlaki itirazda bulunmak isyan değil, şahitliktir. Kontrolsüz, nefsî ve yıkıcı başkaldırı ise fitnedir. Bu ayrım yapılmadığında, itaat bir ahlak ilkesi olmaktan çıkıp itaat ideolojisine dönüşür ki bu da itikadî fitne üretir.
4. Fitne Söyleminin Tarihsel ve Modern İstismarı
Tarih boyunca fitne kavramı, zaman zaman siyasal iktidarların dili hâline gelmiştir. Eleştiriyi bastırmak, muhalefeti gayrimeşrulaştırmak ve zulmü görünmez kılmak için bu kavrama başvurulmuştur. Bu durum, Ehl-i Sünnet’in özünden değil; siyasal pratiklerin dine eklemlenmesinden kaynaklanır.
Modern dönemde fitne; “istikrar”, “beka” ve “düzen” kavramlarıyla birlikte anılır. Oysa Kur’ân’a göre düzen, adaletten bağımsız değildir. Zulmün hâkim olduğu bir düzen, bizzat fitnenin kendisidir. Adalet talebini fitne olarak damgalamak, Ehl-i Sünnet’in ahlaki mirasıyla bağdaşmaz.
5. Tarihsel Fitneler: Büyük Fitne ve Kerbelâ Ayrımı
Cemel ve Sıffîn savaşları, İslam tarihinde el-Fitnetü’l-Kübrâ (Büyük Fitne) olarak anılır. Ehl-i Sünnet âlimleri bu olayları “haklı-haksız” polemiğinden ziyade, ümmeti parçalayan büyük bir imtihan olarak değerlendirmiş; taraflar hakkında tekfiri reddetmiş, ihtiyat ve suskunluğu masum kanını önleme amacıyla tavsiye etmiştir.
Kerbelâ’da ise açık bir ayrım vardır. Öyle ki Hz. Hüseyin’in tavrı fitne olarak görülmemiş, ona yapılan zulüm ise ittifakla fitne kabul edilmiştir. Fitne Hz. Hüseyin’e değil, masumların katledilmesine nispet edilmiştir.
Velhası, fitne anlayışı şu ilkelerde özetlenebilir:
– Fitne, düzenin bozulması değil adaletin ortadan kalkmasıdır.
– İtikadı bozan dini sapmalar, siyasî fitneden daha tehlikelidir.
– Zulme karşı ahlaki ve ilkesel duruş fitne değildir.
– Masum kanının dökülmesi en ağır fitnedir.
– Dini kavramları zulmü meşrulaştırmak için kullanmak, fitnenin en sinsi biçimidir.
Kur’ân’ın temel ölçüsü adalettir. Allah adaleti emreder, zulmü yasaklar. Son tahlilde fitne, adaletin alternatifi değil karşıtıdır. Ehl-i Sünnet geleneği; ne kör itaati ne de kaotik isyanı savunur. Savunduğu şey adalet, hikmet ve sorumluluk dengesidir. Fitne; düzenin bozulması değil, adaletin susturulmasıdır. Adalet ve iman olan yerde fitne barınamaz…