1970’li yıllarda anılarla dolu kaldığım Adıyaman’da dost ziyaretlerini tamamlamanın sevinciyle ayrıldım nitekim. Tabii ki hüznümü mucip durumlarla da karşılaştım ayrıca. Çünkü sorduğum bir nice dostlarımın dünyalarını değiştirdiğini duydum.
-Neydi o, Sıra Gecelerini çağrıştıran samimi sohbetler eşliğinde unutulmaz hatıralar…
-Neydi o, motifli keçe sergilerin üzerinde halı yastıklara yaslanarak kırık tütün sarmalar…
-Neydi o; Ağa Dayı’nın, Dursun Çavuş’un, Şair Ahmet’in “ölüyü güldüren” çeşnili yöresel şiveyle fasl-ı muhabbetleri… Gani rahmet diliyorum hepsine de…
Çağlara meydan okuyan tarihî Cendere Köprüsü’nü, Dicle Köprüsü’nü, Malabadi Köprüsü’nü geçtikten sonra, esas benim gönül köprülerimin yıkıldığına tanık oldum. Yaşadığım olayın, ömür boyu sıkletinden kurtulmam mümkün değildir.
Şairin; “Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem, Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!” dediği gibi, söz konusu olayı anlatmaya bir türlü dilim varmıyor. Çünkü ne desem, ete kemiğe dokunuyor ve ayrıca şahsımı ziyadesiyle rencide edici vakıayı, kamuoyu ile paylaşmaya inancım el vermiyor. Anlayınız işte canım, (!) akreditasyona takıldığımı…
Neyse...
Siirt’in Aydınlar (Tillo) kasabası… Rivayetlere göre, on iki bin (12000) evliyaullahın metfun bulunduğu yer. Büyük mutasavvıf ve asrın; astronomi, fizyoloji, psikoloji, jeoloji uzmanı ve de meşhur “Marifetnâme”nin yazarı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ile hocası İsmail Fakirullah Hazretlerinin manevî makamı…
İntibalarıma göre bazı şehirler vardır ki sıkıcı, kasvetli ve boğucu. Adeta, kurşun hızıyla bir an evvel uzaklaşmak gelir içimden. Bazı şehirler de vardır ki gönlünüzü kuşatıcı, kucaklayıcı ve adeta bir terapi niteliğindedir. Manevî ikliminde mest olursunuz. İşte, Tillo böylesi bir yerdir. Şehir kabristanlığında bir gül bahçesinde hissettim kendimi. Burada, korkunç olan ölümü bir başka âleme terhis gibi algıladım kolayca. Öyle ki al Allah canımı şuracıkta! diyesim geldi.
Aynı duyguyu Ahlat Selçuklu Mezarlığında da yaşadım ve mezar taşlarındaki islamî motif işlemeciliğinin çekiçle dansına hayran kaldım. Aman Allah’ım, sanata atılan ne keyifli bir imza ve ne büyük bir sanatkârlık örneği!
Badehû Akdeniz’in sahillerini dolaşıyormuşçasına, Van Gölü’nü ve çevresini dolaştıktan sonra, bilhassa Ahlat’a, Adilcevaz’a hayran kaldığımı belirtmeliyim.
Hele de Hasankeyf... Ortasından geçen Dicle Nehri’nin bir tarafı Batman’a, diğer tarafı Mardin’e ait… Tam dört bin (4000)in üzerinde bulunan mağara evler… Hem de tarihinin en konforlu özel havalandırmalı ferah evleri... Birbirine paralel dar sokaklar ve sır yüklü mahalleler koyun koyuna!
1987 yılında ziyaret ettiğim Belediye Başkanını kenar-ı dicle de kendisine tahsis edilen iskân evlerde değil, mağara evde otururken bulmuştum. Keza burası, tarihin, tarih koktuğu çok eski çağlardan kalma mozaik bir belde. Umarım, Ilısu Barajı’nın altında batık şehir hüviyetine inkılap etmez.
Edirne Selimiye’den başka, çift merdivenli tarihi yıkık minare El Rızk Camiinin böğründedir ve ihtişamıyla tam bir sanat eseridir. Son kez çıkmayı düşlemiştim ya, yerinden kaldırılmak üzere taşların söküldüğünü görünce hayal kırıklığına uğradım.
Mardin’e vasıl olduğumda akşam güneşi, gizemli taş evlerin gelin başlı mütevazı pencerelerinden batmak üzereydi. Sokaklar ise ne kadar da nostaljik ve ne kadar da otantik stilize bir görünüm arz ediyordu.
Yarına kısmetse Harran Ovası’ndayım.
Ahmet Süreyya DURNA