Türkiye uzun yıllar boyunca genç nüfusuyla övünen bir ülkeydi.

Avrupa yaşlanırken biz dinamizmimizle, üretim gücümüzle ve genç insan kaynağımızla geleceğe güvenle bakıyorduk. Ancak son yıllarda açıklanan veriler sessiz ama derin bir dönüşümün içinde olduğumuzu gösteriyor.

TÜİK'in son Doğum İstatistikleri raporuna göre Türkiye'nin toplam doğurganlık hızı 1,42'ye gerilemiş durumda. Bu rakam yalnızca bir istatistik değil, geleceğimizin habercisi.

Bir toplumun nüfusunu koruyabilmesi için kadın başına düşen ortalama çocuk sayısının 2,10 olması gerekiyor. Türkiye ise dokuz yıldır bu seviyenin altında. Bugün doğan çocuk sayısı azalıyor, yarın okullar boşalıyor, sonraki yıllarda fabrikalar işçi bulamıyor ve sonunda emeklilik sistemi ağır bir yük altında kalıyor.

Aslında mesele sadece nüfusun azalması değil. Mesele toplumun yaşlanmasıdır.

Bugün Türkiye'nin ortanca yaşı 34 civarında. Mevcut eğilim devam ederse 2050 yılında bu rakamın 45 yaşlara yaklaşması bekleniyor. Her dört kişiden birinin 65 yaş üzerinde olduğu bir Türkiye ile karşı karşıya kalabiliriz.

Daha da önemlisi, doğum oranlarındaki düşüş artık geçici bir dalgalanma olmaktan çıkıp yapısal bir mesele hâline gelmiştir. Bugün birçok genç evlilik ve çocuk sahibi olmayı arzu etmesine rağmen ekonomik şartlar, konut sorunu, bakım yükümlülükleri ve gelecek kaygıları nedeniyle bu kararı ertelemektedir. Son yıllarda aile kurumunu güçlendirmeye yönelik önemli adımlar atılmış, doğum teşvikleri artırılmış ve aileyi merkeze alan çeşitli politikalar hayata geçirilmiştir. Ancak açıklanan veriler meselenin yalnızca kısa vadeli desteklerle çözülemeyecek kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye'nin geleceği için aileyi destekleyen politikaların daha somut, daha kapsamlı ve daha sürdürülebilir bir zemine oturtulması gerekmektedir. Gençlerin evliliklerini kolaylaştıracak konut politikaları, çalışan anneleri destekleyecek bakım imkanları, çocuk sahibi olmayı ekonomik bir yük olmaktan çıkaracak sosyal destek mekanizmaları ve aile kurumunu güçlendirecek kültürel çalışmalar uzun vadeli bir bakış açısıyla ele alınmalıdır.

Çünkü nüfus meselesi yalnızca demografik bir konu değildir. Bu mesele ekonomik büyümeden milli güvenliğe, sosyal dayanışmadan medeniyet tasavvuruna kadar devletin ve milletin geleceğini doğrudan ilgilendiren stratejik bir konudur. Güçlü aile güçlü toplumun, güçlü toplum ise güçlü devletin temelidir.

Bugün atılacak doğru adımlar yalnızca yarının nüfusunu değil, Türkiye'nin gelecek nesiller boyunca sahip olacağı gücü, üretim kapasitesini ve toplumsal dayanıklılığını da belirleyecektir. Bu nedenle nüfus politikaları günlük tartışmaların ötesinde değerlendirilmeli ve uzun vadeli devlet aklının en önemli başlıklarından biri olarak görülmelidir.

Bir milletin geleceği yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülmez. Nüfusunu yenileyemeyen toplumlar zamanla üretim güçlerini, sosyal dinamizmlerini ve hatta medeniyet iddialarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Tarih boyunca büyük devletleri ayakta tutan yalnızca orduları veya ekonomileri değil, aynı zamanda gelecek nesilleri yetiştirebilen güçlü aile yapıları olmuştur.

Bugün açıklanan rakamlar yalnızca doğum istatistikleri değildir. Aslında onlar 2050 Türkiye'sinin nüfus haritasıdır. Bu veriler bize geleceğe dair önemli bir uyarıda bulunmaktadır. Eğer aile kurumunu güçlendiren, gençlerin hayat kurmasını kolaylaştıran ve çocuk sahibi olmayı destekleyen kalıcı politikalar geliştirebilirsek bu tabloyu değiştirmek mümkündür. Aksi takdirde önümüzdeki yıllarda yaşlanan ve küçülen bir nüfusla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır.

Bugün nüfus konusunda gösterilecek hassasiyet, yarının güçlü Türkiye'sinin teminatı olacaktır. Çünkü gelecek nesiller kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onlar güçlü ailelerin, doğru politikaların ve uzun vadeli bir devlet vizyonunun eseridir.

Ve bugün önümüzde duran tablo bize sessizce şunu hatırlatıyor:

Giderek azalıyoruz.

Bu vesile geçmiş Kurban Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar hayırlara vesile olmasını dilerim.

Saygılar…