Âyetlerin yanlış te’vîl edilmesi ve anlamlarının tahrif edilmesi noktasında ilk akla gelen fırkalardan birisi de Şîa’dır. Şîa mezhebi de siyasî olaylardan sonra ortaya çıkmış ve temel düşünce yapısı da siyasî fikirler üzerine bina edilmişti. Şia’nın İmâmet anlayışında imâmın nasla tayini her şeyin önünde geliyor. Sonuçta imâmetin nasla belirlendiğini iddia etmek, konu ile ilgili naslardan deliller getirmeyi gerekli kılıyordu. Siyasî kaynaklı problemlerin dinî zemine oturtulmaya çalışılması beraberinde birçok probleme zemin hazırlıyordu. Siyasî sorunları dini zeminde çözümlemeye çalışmak doğrudan veya dolaylı yollardan naslardan destek almayı zorunlu hale getiriyordu. Siyasî zeminde meydana gelen hadiseleri dinî alanda çözmeye çalışmak başlı başına bir sorundu.
Şîa, kendi siyasî görüşlerini doğrudan destekleyecek âyetler bulamadığı için farklı metotlar geliştirmişti. Âyetlerin içermiş olduğu zâhirî ve bâtınî manalar ve Mübhemâtu’l-Kur’an bunlardan bazılarıydı. Âyetlerin zâhirî manasında bulamadıkları manayı bâtınî manalarda bulmaya çalışmışlardı. Kur’an’da birçok yerde bulunan müphem ifadeleri kendi görüşlerini destekleyecek şekilde anlam yüklemesine tâbi tutmuşlardı. Bu şekildeki bir yöntem ise dolaylı yoldan Kur’an’ın tahrif edilmesi demekti. Bu yönü ile Şîa mezhebi, genel de Kur’an âyetlerini, özelde de Kur’an’ın müphem ifadelerini en fazla tahrif eden fırka olarak tarih sahnesinde yer almıştır.
Şîa geliştirdiği Mübhematu’l-Kur’an, zâhir-bâtın ve imâmet anlayışı ile kendi siyasî görüşlerini destekleyecek âyetleri bulma konusunda hiç zorlanmamış ve böylece her âyete istedikleri manayı yükleyebilmişlerdi. Kur’an’ı anlamak için geliştirilen birçok metot ve usulü yok sayarak tamamen kendi düşüncelerine göre bir usul oluşturmuşlardı. Tabiri caizse rakibin her atağını, o anda ortaya çıkardıkları yeni bir kuralla etkisiz hale getirebilmişlerdi.
Kur'an Tahrifine Örnekler:
· Şîa’nın Kur’an’ın müphemlerini nasıl aşırı teville tahrif ettiğine delil olacak şu örnekleri zikredebiliriz: “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil” (Fâtiha, 1/6-7) âyetlerindeki sırâtü’l- müstakimden maksat müminlerin emirini (Hz. Ali) ve diğer imâmları bilmektir. (Kummî, Tefsîru’l-Kummî, 1/53) Gazaba uğrayanlardan maksat nâsıbîler, (rivayetler muhtelif olsa da ekseri görüşe göre nâsıbî, 12 imamı peygamberler gibi masum kabul etmeyen her kestir) sapkınlar ise imâmı tanımayıp şüpheye düşenlerdir.” (Kummî, Tefsîru’l-Kummî, 1/54; Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/106.)
Nasıbî: Sözlükte “bir şeyi ortaya dikmek, birine karşı kötülük ve düşmanlık besleyip bunu izhar etmek” anlamındaki nasb kökünden türeyen Nâsıbe kelimesi “kin ve düşmanlık besleyenler” manasına gelir. Şiâ literatüründe ise Hz. Ali’ye, evlatlarına ve taraftarlarına düşmanlık besleyen kimseler için kullanılan bir kavramdır. (Mustafa Öz, “Nâsıbe”, TDV İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV Yay. 2006), 32/393) Ne var ki Şîa bu kavramı bütün Sünnîleri içine alacak şekilde teşmil etmiş ve Sünnîlerin tamamını Nâsıbî olmakla itham etmiştir. Kavramla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Altun, “Nâsıbî Kavramı Üzerine Tahlil ve Değerlendirme”, 1206 vd.
· “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” (Bakara, 2/2) âyetindeki el-kitâbtan maksat Hz. Ali (as)’dir (Kummî, Tefsîru’l-Kummî, 1/55.) veya Ali’nin kitabıdır. (Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/108) Muttakiler ise Ehl-i Beyt taraftarlarıdır. (Kummî, Tefsîru’l-Kummî, 1/55; Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/108.)
· “(Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır” (Bakara, 2/89) âyetindeki Allah’ın lanetine uğrayacak olanlar; Kur’an’ın bâtınını inkâr eden Ümeyyeoğullarıdır. (Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/143.)
· “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar” (Bakara, 2/121) âyetinde bahsedilen kimseler imâmlardır. (Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/152.)
· “Rabbi, İbrahime ‘Ben seni bütün insanlara imâm yapacağım’ buyurdu. İbrahim, ‘Zürriyetimden de yap’ dedi. Rabbi ona ‘Zâlimler benim ahdime nail olamaz’ buyurdu” (Bakara, 2/124) âyetindeki zalimlerden kasıt filan, filan ve filandır. (yani Ebu Bekr Sıddık, Ömer ve Osman rıdvanullahi aleyhim ecmain) (Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/153.) Zalim birinin de imâm olması caiz değildir, zalim birisi imâm olamaz. (Ayyâşî, et-Tefsîr li’l-Ayyâşî, 1/154.)
Ayyâşî’nin buradaki “filan, filan ve filan”dan kastı ilk üç halife olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dır. Şia, ilk üç halifeye duymuş oldukları kin ve nefretten dolayı kitaplarında onların ismini dahi zikretmez ve onlar için “filan” ve 1. 2. 3. şeklinde kinaye ifadesi kullanırlar. Bazen de onları her biri için koydukları çirkin lakaplarla anarlar.