Dünya geçen yüzyıldan kalan düzenin değiştiği zamanları yaşarken aslında eski ittifakların da anlamsızlığını iyice kabullenmiş oldu. Zaten Müslümanlar, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi kuruluşların mazlumların derdine deva olmadığını hatta bazen bizzat zulme sebep olduklarını yaşayarak öğrendiler. Bugüne kadar bu kurumların insanlığın hayrına hele de özelde Müslümanların iyiliğine bir iş tuttukları görülmedi.
Gazze katliamından sonra da artık herkes ittifakla kabul etti ki, insan hakları ya da uluslararası sözleşmeler veya politik teamüller daha çok İsrail ve Siyonistlerin haklarını korumak ve daha da acısı onların zulümlerine perde olmak için üretilmiş efsane yalanlardan ibaret. Bunun doğal sonucu olarak bizim acılarımızın, gözyaşlarımızın ve en önemlisi kanlarımızın, hayatlarımızın hatta ülkelerimizin onların gözlerinde herhangi bir değer ifade etmediği de artık ayan beyan ortaya çıktı.
Yurtlarımızın yıkılması, halklarımızın perişan olması Birleşmiş Milletler tarafından yeterli sıkıntı olarak görülmedi. NATO yalnız bir kere taraflardan birinin Müslüman olduğu savaşa müdahil olup durdurdu. O da Bosna soykırımı idi ve Bosnalılar ilerlemeye başlayınca akılları başlarına gelmişti. Merhum Aliya anlaşmayı zoraki imzalamıştı.
Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de ne Birleşmiş Milletler ne de NATO bizden yana olmadı! Bugün Gazze ve Batı Şeria’da olmadıkları gibi…
Yarın yaşanması muhtemel hiçbir kavgada da bizden yana olmayacakları açık bir gerçek.
Coğrafyamız her zaman olduğu gibi zor günlerden geçiyor. Bu topraklar, dünyanın merkezi olması neticesinde herkesin hükmetmek için gözü olduğu ve hemen her palazlanan devletin kontrolünde olmasını istediği bir bölge. Adına ister Ortadoğu deyin ister İslam coğrafyası, sonuç değişmiyor.
Kudüs’e bugün hâkim olan güç yarın daha fazlasını istemeye kendini mecbur hissediyor. Gerek Siyonist mahfiller gerekse tarafsız yorumcular yakın gelecekte bölgemizde büyük bir savaşın daha patlak vereceğini ısrarla vurguluyorlar. Hemen hepsinin ortak görüşüne göre ise; İsrail’in bir sonraki hedefi Türkiye ve ardından Suudi Arabistan olacak.
Tüm taraflar ciddiyetle bu ihtimale hazırlanıyorlar. Bu minvalde yapılabilecek her türlü hazırlığı yaparken muhtemel her ülke ile de iş birliği ve yakınlaşma artık kaçınılmaz bir yol olarak önümüzde duruyor.
Mekke İttifakı tam da bu ortamda kurgulandı. Coğrafyamızın merkezinde yer alan Suudi Arabistan ile Asya kanadımızın güçlü ülkesi Pakistan, Türkiye gibi oyun kurucu ve savaş ortamlarının tecrübeli ve bir o kadar da hazır ülkesi olarak öne çıktılar. Onları takip etmesi beklenen diğer ülkelerin de yakın gelecekte ittifaka dahil olması bekleniyor.
Mekke İttifakı resmî açıklamalarda herhangi bir ülkeye karşı ya da bir yapıya alternatif olarak gösterilmiyor. Hatta Tahran’da geçen hafta yapılan görüşmelerden sızan bilgiler bizzat olası bir İsrail saldırısına karşı kurgulandığı fikrini ortaya koyuyor. Buna rağmen bu ittifakı İran karşıtlığı ve ABD yandaşlığı üzerinden okuyan veya öyle okumaları kendilerine telkin edilen siyasi partilerin ve politik şahısların şiddetle karşı çıkmalarının ardında nasıl bir dünya hayali var sormadan edemiyorum.
Hele de siyasi çizgileri, “İslam Natosu” hayali herkese malum olan merhum Erbakan’ın devamı olan parti ve kurumların bunun çekirdeği sayılacak ittifaka karşı olmalarının bir izahı yok. Tüm muhaliflikleri “ABD bu işe karşı çıkmadı öyleyse bu onların istediği ve onayladığı bir şeydir” diye bilinç altlarında bulunan ve her şeye muktedir olan ilah mesabesinde gördükleri ABD’ye endekslenen, uluslararası ilişkiler ya da gelecek günlerin getirilerinden habersiz bu yaklaşımlarının bir alternatif üretmek yerine sadece olanlara karşı çıkmaktan ibaret olması da ciddiye alınmalarına engel teşkil ediyor.
Bir diğer zümrede, tüm İslam dünyasını İran’ın uydusu olarak görme hayaliyle yanıp tutuşuyor. İran’a secde etmeyen herkesi Amerikancı diye yaftalamaktan ve tüm kaygılarını İran’ın varlığını korumaya endeksleyen ve fakat ne hikmetse kendileri bu ülkede yaşayan garip yaratıkların görüş ve önerilerinin de bir değeri yoktur. Zaten onlardan, İran’a tabi olalım hatta devletimizi lağvedip onlara katılalım saçmalığından öte bir fikir de duymuyoruz.
Gelecek günler ne getirir kesin olarak bilmiyoruz ama her ne getirecekse o günlerde yanımızda duracak ülkelerin olmasının ne kadar değerli olacağını tahmin etmek zor değil. Kıbrıs harekâtı sırasında tüm dünya ambargo uygularken buna karşı duran ve destek veren birkaç ülkenin ne kadar etkin olduğunu unutmamalıyız.
Saflar belirginleşiyor. Yaklaşan savaş için herkes gardını alma ve safına yerleşme kaygısıyla adımlar atıyor. Bırakın da bu ülke de yanında duracak ve özgül ağırlığı olan ülkelerle bazı ittifaklar yapsın. Tabi bu ülkenin varlığı ve geleceği sizin için bir şey ifade ediyorsa! Hele bu ümmetin istikbali hakkında olumlu bir derdiniz varsa, yarım yamalak ya da eksik de olsa yan yana gelmelerinden rahatsız olamazsınız.