İnsanın en tehlikeli yoksulluğu, cebinin boş olması değil, gözünün doymamasıdır.

Çünkü yoksulluk insanı ihtiyaç sahibi yapar, doyumsuzluk ise insanı, sahip olduğu bütün imkânlara rağmen başkalarının hakkına göz dikecek kadar ahlaken yoksullaştırabilir.

Son dönemde kamuoyunun gündemine gelen fon vurgunu iddiaları ve haksız kazanç tartışmaları üzerinden tam da bu ahlaki çürümeyi sorgulamamız gerekiyor.

Ortada yalnızca para kazanma hırsı yok. Daha fazlasına sahip olmak uğruna ahlaki sınırların aşılması, emanetin istismar edilmesi, güvenin sömürülmesi ve başkalarının haklarının hiçe sayılması meselesi var.

Üstelik sözünü ettiğimiz insanlar, geçim sıkıntısı çeken, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanlar falan da değil.

Serveti, makamı, çevresi, itibarı ve her türlü imkânı olduğu hâlde daha fazlasını elde etmek için başkalarının hakkına göz dikenlerden söz ediyoruz.

İşte asıl tehlikeli olan da budur.

İhtiyaçtan değil, doyumsuzluktan beslenen bir hırsın insanı ahlaki çöküşe sürüklemesidir.

Öyle ki, doyumsuzluk zamanla açgözlülüğe, açgözlülük ihtirasa, ihtiras da ahlaki ve hukuki sınırları tanımadığında hırsızlığa, dolandırıcılığa, soygunculuğa ve nihayet ihanete dönüşür.

Fakat bu ahlaki çöküş yalnızca hırsızlık ve ihanetle sınırlı kalmaz. Bir süre sonra insanın utanma duygusunu da aşındırır.

Dikkat edin, bu tür insanların bir kısmı yaptıklarından utanmak bir yana, elde ettikleri haksız kazançlarla övünecek kadar arsızlaşabilir.

Çünkü açgözlülük yalnızca insanın gözünü doyumsuzlaştırmaz, vicdanını köreltir, utanma duygusunu zayıflatır, ahlaki sınırlarını ortadan kaldırır.

Önce daha fazlasını ister, sonra istediğini elde etmek için her yolu meşru görmeye başlar.

Ardından başkasının hakkını çiğnemeyi sıradanlaştırır.

Nihayet yaptığı haksızlığı savunacak, hatta kendisini haklı gösterecek gerekçeler üretir.

İşte doyumsuzluğun en aşağılık hâli budur.

İnsan yalnızca başkasının hakkını yemekle kalmaz, yediği hakkı kendisine helal sayacak kadar ahlaki ölçülerini kaybeder.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye atfedilen şu söz, bu ruh hâlini çarpıcı biçimde anlatır:

Maddi hayata tapanlar deniz suyu içenlere benzerler, içtikçe susuzlukları artar.

Publilius Syrus'a atfedilen bir başka söz de aynı hakikate işaret eder:

Yoksulluk pek çok şeyin olmayışıdır ama açgözlülük hiçbir şeyin olmayışıdır.

Hal böyleyken, gözü doymayanın karnını doyurmak mümkün değildir.

Çünkü onun açlığı midesinde değil, arzularındadır.

Peki, bir insan neden bu kadar doyumsuzlaşır?

Hangi noktadan sonra servet, insanın ihtiyaçlarını karşılayan bir imkân olmaktan çıkıp başkalarının hakkını gasp etmeyi bile göze aldıran bir ihtirasa dönüşür?

Bir insanın milyonları, hatta milyarları varken neden hâlâ başkasının parasına, kamu malına, yetimin hakkına veya milletin ortak kaynaklarına göz diker?

Bu soruların cevabı ekonomik yoksullukta değil, ahlaki yoksullukta aranmalıdır.

Çünkü burada ihtiyaçlarını karşılayamayan bir insandan değil, ihtiyaçları fazlasıyla karşılandığı hâlde arzularını sınırlayamayan bir insandan söz ediyoruz.

Psikoloji açısından insanın arzuları yalnızca ihtiyaçlarından doğmaz.

Başkalarıyla kıyaslama, üstünlük kurma isteği, statü arayışı, güç tutkusu ve sahip olduklarını kaybetme korkusu da bu arzuları besleyebilir.

İnsan başlangıçta geçimini sağlamak için para kazanmak ister. Ardından rahat yaşamak, zengin olmak, daha fazla servet biriktirmek ve nihayet başkalarından daha güçlü olmak isteyebilir.

Bir süre sonra mesele para kazanmaktan çıkar, başkalarına hükmetme, her kapıyı açabilme, her imkânı satın alabilme ve her şeye sahip olma ihtirasına dönüşebilir.

Artık kazandığı para ona yetmez. Sahip olduğu servet onu tatmin etmez. Elde ettiği makamı yeterli görmez. Çünkü doyumsuz insan için önemli olan ne kadar kazandığı değil, daha ne kadar kazanabileceğidir.

Doyumsuzluğun trajedisi de burada başlar: İnsan kazandıkça zenginleştiğini zannederken aslında kendi ihtiraslarının esiri hâline gelir ve zaman içinde başkasının hakkına göz dikmeye ve el atmaya başlar.

İşte burada açgözlülük, sıradan bir kazanma arzusundan çıkarak ahlaki bir soruna dönüşür.

Çünkü doyumsuz insanın gözünde başkasının hakkı artık dokunulmaz bir değer değil, ele geçirilebilecek bir imkândır.

Başkasının emeği, alın teri, birikimi ve geleceği onun için kendi kazancını büyütmenin aracına dönüşür.

Daha da kötüsü, bu anlayışa teslim olan insan zamanla kendi davranışlarını sorgulama yeteneğini kaybedebilir.

Haksız kazancı başarı, fırsatçılığı zekâ, başkalarının güvenini istismar etmeyi beceri olarak görmeye başlar.

Hırsızlık yaptığında kendisini hırsız olarak değil, fırsatı değerlendiren akıllı bir insan olarak tanımlar.

Emanete ihanet ettiğinde ihanetiyle yüzleşmek yerine kendisini haklı çıkaracak bahaneler arar.

Böylece açgözlülük yalnızca insanın elini başkasının malına uzatmaz; dilini yalana, aklını hileye, vicdanını da suskunluğa alıştırır.

Asıl ahlaki iflas da budur.

Çünkü insanın yanlış yapması başka, yaptığı yanlışı doğru kabul edecek kadar arsızlaşması başka bir şeydir.

Birincisinde hâlâ bir vicdan muhasebesi ihtimali vardır. İkincisinde ise insan, kendi menfaatini ahlakın yerine koymuştur.

Artık onun için doğru olan hakka uygun olan değil, kendisine kazandırandır.

Yanlış olan haksızlık değil, yakalanmaktır. Utanılması gereken başkasının hakkını yemek değil, bunu gizleyememektir.

Böyle bir anlayışta ne dostluğun ne sadakatin ne de emanetin gerçek bir değeri kalır.

Çünkü menfaat her şeyin önüne geçtiğinde dostluk da sadakat de ilke de pazarlık konusu hâline gelir.

Bugün çıkarı için başkasının hakkını çiğneyen, yarın daha büyük bir çıkar için en yakınındaki insana da ihanet edebilir.

Bu nedenle doyumsuzluk yalnızca mal ve servet hırsı değildir. İnsanın kendi menfaatini her türlü ahlaki değerin üzerine çıkarmasıdır.

Siz siz olun, aç gözlü ve doyumsuz olan insanlardan uzak durun.