Ihlamur çiçekleri açtığında terk ettim geçmişe dair biriktirdiğim ne varsa. Yeniye dairse yarım bıraktığım ne varsa, diğer yarısını tamamlamak için tarıyorum şehrin sokaklarını, gündüz güneşin aydınlığında elimde el feneri kalp gözüm , beyin gözüm ve beden gözümle.
Dışarıya konuşmaktan kendimi kurtarıp içimi içime dökmek bana vaad edilenleri sözcüklerden, taleplerdeki sözü edilen özgürlüklerden değil beklenmedik bir zamanda gökten inmişçesine, topraktan çıkmışçasına gelen, herkesin şaşkına döndüğü özgürlüklerde bulabilir miyim acaba? Bundan sonrası için büyük büyük lambalara ihtiyacım olmadan, karanlığın içinde bağırmadan “kim o?” demeden şimşeklerin şak diye aydınlattığı sokak yolları bile kafi gelir bana.
Yağmurun habercisi şimşek çakıntılarından sonra başlayan billurlaşmış damlalar evlerin kerpiç duvarlarını ıslattıkça yayılan toprak kokusu, içimde yeni bir huzur haritası oluşturuyor. Yolum hangi yöne doğru olursa olsun bir meydana çıkmalıyım. Gelen ilk trene binmeliyim, beklemek bu devrin en aptal zaman kaybından başka bir şey değildir.
Her çıktığım sokak başı , meydandan ıhlamur kokularıyla beraber korkuları sarıyordu etrafımı. Kerpiç duvarlarına yaslanmış gölgelerini bırakan ihtiyarların birbirine bir daha ya nasip dedikleri duvar dibi görüşmeleri bir sonraki hikayenin sonu ile başlıyordu.
Artık nereye sürüklenmem gerekiyorsa, kendimi Allah’a teslim ederek bilinmezlikler ve belirsizlikler içinde bir insan için olabilecek en iyi senaryoya kendimi hazırlıyorum. Her basamak, insana önümüzdeki günlerin belirsizliğinin tehlike ve bilinmezliklere gebe olduğunun habercisi gibiydi. Etrafta hiç kimse kendi özgün düşüncesinden ve dünyasından konuşmuyor.
Oysa herkesin kendine ait geçmiş ve heyecanlı anıları vardı. İhtirastan uzak dostları olanlar vardı uzun uzun tümcelere ihtiyacı olmayan. Uzaklardan gelen talancıların sesleri insansız sokakların yankısını beslerken bulutlar yavaş yavaş çekiliyor, camlardaki damlacıklar güneşin ışıklarıyla parlıyor ne kadar temiz ya da kirli yüz varsa hepsi ortaya çıkıyor. Saat başı, dakika başı anlık konuşmalarla büyüyen alevler içimi ısıtmaktan ziyade yakıyor.
Karşılarında el pençe divan duran dalkavukları kendilerine saygı duyuyormuş gibi anlayanların adaletsizliğe ve zalimliğe davetiye çıkardığını da biliyoruz tabi ki? Yeni bir dünyanın eşiğine geldik gibi. Bu yeni dünyada kendime uygun bir yer bulmalıyım eski dönemi hatırlatmayacak, yeni yaşamı özümseyecek. Herkesin yok olup gitmediği yaşam yerleri var dağların ardında, ormanlarda yani buralar mutlu olmayanın olmadığı yerler. Kimsenin otoritesi altında olmadan kendi elimizde bir yaşam kurulabilir. İstediğimiz birilerinin arzuladıkları ile değil,
kendi arzularımızla, birçok şeyi neden zamana bırakmıyoruz. Hep söyleriz zaman her şeyin ilacı diye ama o ilacı hiçbirimiz içmeyiz. Güneş tepeleri ışık kümeleriyle yavaş yavaş aydınlatıyor, birazdan yükselecek, sonra geleneğini devam ettirircesine her zamanki yerinden batacak. Hey özüme özgü güzel duygular, haykırışlarım, sevdalarım, gündönümüm, gün batımım, sonsuzluğa kaçmayın bende kalın. Aydınlığa çıkan yol mum ışığı nispetinde.
Gerçek yaşamda insanları bir araya getiren o kadar farklı bütünleşmeler olur, yaşamda yalnızca tek bir rolü oynamak için toplumda tek bir yer sahibi olmak her şeye aynı anlamı yüklemek için insanın iflah olmaz bir zavallı olması gerekir. İnsanlık hangi kötülükten kurtarılmışsa yine kurtarıldığı benzer bir kötülükle yıkılıyor. Oldukça yoğun yaşadığım sarsıcı ifadelerin yoksunluk, aylaklık, kararsızlık ve belirsizliğe rağmen içimde var olan ümitlerimin geleceğe kıvılcım olacağını düşünerek yeniden yeni bir dünya kurmak ve insanlık ateşini yeniden alevlendirebilmek için hazır tutuyorum.
Uzak sınırların ardından duyduklarımla yakın yerden gözlemlediklerimi bütünleştiriyorum. Yaşamak için yaşamı uyumla öğrenmeye çalışıyorum. İnsanı en çok ezenin iki yüzlülük olduğunu biliyorum. Ve merhamet hissimizin önemli bir kısmında samimiyetsiz kötücül bilinçaltılarının bulunması bizi hiçbir zaman insanlık haritasına almayacaktır.