Öncelikle okul saldırılarında hayatını kaybeden öğrencilere ve Ayla öğretmeninize Allah'tan rahmet, ailelerine sabırlar diliyorum.
Özellikle rastgele hedefler seçen ve toplu ölümlerle sonuçlanan okul saldırganlığı, ABD dışında hemen hemen bütün ülkelerin yeni karşılaştığı ciddi sorunların en başında gelmektedir. Diğer bir ifadeyle şiddetin özel bir biçimi. Bu sonuçlar “okul saldırganlığı” gibi bir olgunun ortaya çıkması için bazı özel şartların da bir arada bulunması gerektiğini düşündürmektedir.
Okullarımızda ardı ardına yaşanan ve toplumumuzu derinden sarsan şiddet olayları, okullarımızdaki güvenlik krizinin kabul edilemez bir boyuta ulaştığını açık ve endişe verici bir şekilde göstermektedir. Sorun sadece dijital bağımlılık değil, meseleyi doğrudan buraya bağlamak meseleyi basitleştirmektir. Bu sorunlara temel teşkil eden başlıkları şöyle sıralayabiliriz
-Aile Faktörünün Zayıflaması, Aileyi Yeniden Güçlendirme Çalışmalarının Yapılması:
Özellikle parçalanmış ailelerde çocukların ebeveyn otoritesinden mahrum kalması, aile içi disiplinin olmaması, çocukların kendini yalnız hissetmesi ve bu yalnızlığın sonucunda okul ortamları gibi yerlerde kendini ispatlamak için ya şiddete başvurmak ya akran zorbalığına mahrum kalmak yada akranlarına karşı zorbalık yapmak gibi davranislara sebebiyet vermektedir. Diğer yandan ekonomik ve sosyo kültürel açıdan durumu iyi olan ailelerin de çocuklarını şımartması, bir fanusta büyütmesi, tabiri caizse pış pışlaması, çocukların sosyal yönden asosyal bir yapıya dönüşmesine, okul ve kalabalık ortamlarda iletişim ve ilişki kuramaması gibi sorunlara davetiye çıkarmaktadır. Ancak meselenin yalnızca yaptırım ve cezalandırma boyutuyla çözülemeyeceği de sosyolojik bir gerçektir. Bu yasal düzenlemelerle eş zamanlı olarak, aileyi ve toplumu temelden güçlendirecek proaktif devlet politikaları hayata geçirilmelidir. Aile içi iletişimin koptuğu, sınırların yok olduğu ev ortamlarını iyileştirmek adına velilere yönelik zorunlu ebeveynlik eğitimleri, dijital okuryazarlık seminerleri ve ücretsiz aile danışmanlığı hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Sağlıklı, kurallara uyan ve çevresine saygılı bir neslin inşasında okulun tek başına yeterli olamayacağı, ailenin de bu sürecin yasal, asli ve vicdani bir ortağı olduğu gerçeği devlet politikalarıyla toplumsal bir bilince dönüştürülmelidir.
-Denetimsiz Sosyal Medya Kullanımı ve Dijital İhmalin Yarattığı Tahribat: Sosyal medyanın denetimsiz kullanımı ve gençlerin hayatın anlamını yakalayamamalarından doğan varoluşsal “amaçsızlık”, şiddeti maalesef sıradan bir ifade biçimine dönüştürmüştür. Toplumumuzun geneli, dijital dünyanın karmaşık tehlikelerini süzebilecek ve çocuklarına bilinçli kullanım konusunda rehberlik edebilecek yeterli dijital okuryazarlığa ve kültürel donanıma henüz sahip değildir. Sosyal Medya Denetimi Kapsamlı Bir "Ulusal Devlet Politikası" haline getirilmeli. Bilinçsiz sosyal medya kullanımının yarattığı tahribatla mücadele edebilmek için dijital mecraların etkin denetimi ve teknoloji etiğinin yerleştirilmesi süreçleri acilen kapsamlı bir “ulusal devlet politikası” haline getirilmelidir. Haber alma ve basın hürriyeti demokratik bir toplumun vazgeçilmez unsurları olmakla birlikte bu özgürlükler başkalarının yaşam ve saygınlık haklarına tecavüz etmenin bir kılıfı olarak kullanılamaz. Devletin anayasal koruma görevini üstlenerek, temel hürriyetleri zedelemeden birçok ebeveynin yapmadığı ya da yapamadığı sorumluluğu üstlenmesi; sosyal ağ sağlayıcılarına yönelik denetleyici ve kısıtlayıcı yasal düzenlemeleri hayata geçirmesi, yaş kısıtlaması, zararlı içerik filtreleme ve siber zorbalığa karşı katı yaptırım mekanizmalarını ivedilikle devreye sokması zorunludur.
-Mesleki Güvenin Zedelenmesi ve Asli Odaktan Uzaklaşma: Okul yöneticilerinin ve öğretmenlerin doğrudan ekonomik sıkıntıları, toplumsal statülerindeki itibar kayıpları, okulların sınav merkezli olması ve sıralama kültürünün hakim olması, öğrenci/aile/öğretmen ve yöneticiyi sürekli performans baskısı altında tutmaktadır. Diğer bir ifadeyle başarı=değerlilik denklemi oluşmuştur. Bu denklem sadece öğretmenin değil, ailenin onayı için de bir koşula dönüşür. Gerçekte okullarda ilan edilmemiş bir sınıflama sistemi vardır: Başarılı, silik ve problemli öğrenci arasında bir ayrım yapar. Okulların tamamen sınava dönük çalışmalara yoğunlaşması, okullardaki değer eksenli manevi ve sosyal çalışmaların oldukça zayıf olması ve eğitim sistemimizde hayata geçirilen ve uygulanması zor olan bazı uygulamalar, dahası CİMER gibi ihbar hatları sahada büyük bir özveriyle çalışan öğretmenlerimizin ve idarecilerimizin mesleki motivasyonunu istemeden de olsa olumsuz etkileyebilmektedir. Haksız yere soruşturma geçirmekten ve hedef tahtasına oturtulmaktan korkan öğretmenlerimiz, haklı olarak “aman bana bulaşmasın” mantığına itilmekte ve disiplin süreçlerinde inisiyatif almaktan mecburen kaçınmaktadır.
-Öğrenci Merkezli Eğitim Sisteminin Eğitim Sistemini Tamamen Öğrenci Tiranlığına dönüştürmesi: Bu durum öğrencileri dokunulmaz bir duruma getirmiştir ve öğrencilerin asıllı asılsız şikayetleri öğretmenlerin ve idarecilerin okul içindeki otoritesini sarsmaktadır. Bunun için idareci ve öğretmenlerin uygulamalarda ellerinin güçlü olması gerekmektedir.
-Disiplin Mevzuatının Caydırıcılığını Yitirmesi: Okullarımızda uygulanan mevcut disiplin mevzuatı, ne yazık ki sahanın güncel gerçeklerine yanıt vermekte ve giderek karmaşıklaşan davranış problemlerini çözmekte yetersiz kalmaktadır. Öğrenciler, mevzuat gereği uygulanabilecek yaptırımların sınırlı olduğunu ve kuralları ihlal ettiklerinde karşılarına caydırıcı bir sonuç çıkmayacağını çok iyi gözlemlemektedir. Bu cezasızlık algısından güç alan bazı öğrenciler, akran zorbalığında ve eğitimcilere yönelik saygısız tutumlarda sınır tanımayarak okulun güven ve huzur iklimini derinden zedelemektedir.
-Sürekli ve Profesyonel Okul Güvenliği Sağlanmalı: Eğitim kurumlarımızın güvenliğinin yalnızca nöbetçi öğretmenlerin veya okul idaresinin kısıtlı imkânlarına terkedilemeyeceği son derece açıktır. Okullarımıza sadece manevi rehberlik hizmetlerinin değil; pedagojik formasyon eğitimi almış, profesyonel, yetkilendirilmiş ve daimî görev yapacak “Okul Polisi” veya “Güvenlik Görevlisi” kadrolarının tahsis edilmesi bir zorunluluktur. Bizler eğitimciler olarak, her öğrencinin kapıda X-Ray cihazından geçirilmesi gibi okulu hapishaneye çevirecek paranoyak yaklaşımları kesinlikle reddediyoruz. Ancak öğretmenlerimizin, velilerimizin ve en önemlisi çocuklarımızın can güvenliğini tahsis etmek, onlara huzurla ders işleyebilecekleri korunaklı bir eğitim ortamı sunmak devletimizin en asli ve devredilemez görevidir.
-Disiplin Mevzuatı Acilen Yenilenmeli: Caydırıcılıktan tamamen uzak, günümüzün karmaşık davranış ve asayiş problemlerine yanıt veremeyen ilköğretim ve ortaöğretim disiplin yönetmelikleri vakit kaybedilmeden yenilenmelidir. Okullarımızda her geçen gün kökleşen cezasızlık algısı”, kural tanımazlığı, akran zorbalığını ve eğitimcilere yönelik fütursuzluğu cesaretlendirmektedir. Bu nedenle, yeni mevzuat amasız fakatsız “şiddete sıfır tolerans” ilkesiyle ve sahanın gerçekleri göz önüne alınarak baştan aşağı yeniden yazılmalıdır.
Suça Sürüklenen Öğrenciler İçin Rehabilite Olacakları Kurumlar Kurulmalı: Okul içinde veya dışında adli suçlara karışmış, kronik şiddet ve çeteleşme eğilimi gösteren çocukların standart eğitim kurumlarında tutulmaya devam edilmesi; diğer masum öğrencilerin en temel anayasal hakkı olan “güvenli eğitim hakkını” doğrudan gasp etmektir. Bu çocukları salt başka bir okula sürgün etmek hiçbir rehabilite edici sonuç doğurmadığı gibi, gittikleri yeni okulların da huzurunu bozmaktadır. Bu çıkmazı aşmak için, tıpkı Avrupa ülkelerindeki başarılı örneklerinde olduğu gibi, suça sürüklenen veya ağır davranış bozukluğu sergileyen çocuklarımız için acilen “Özel İhtisas ve Rehabilitasyon Okulları” hayata geçirilmelidir.
-Zorunlu Eğitim Sorunlu Eğitim Olmaktan Çıkarılmalı, Revize Edilmeli: Erken Yöneltme ve Yeni Nesil “Usta-Çırak” modeline Geçiş mevcut 12 yıllık kesintisiz ve tek tip akademik zorunlu eğitim modeli, her öğrencinin farklı olan yetenek, ilgi ve kapasitesini yok sayarak sistemi büyük bir tıkanıklığa sürüklemektedir. Her genci 18 yaşına kadar zorla lise sıralarında tutmaya çalışmak; hem okulların disiplin ve güvenlik iklimini tahrip etmekte hem de okulda bulunmak istemeyen öğrencilerin sistemi içeriden kilitlemesine neden olmaktadır. Bugün meslek liselerimiz, meslek öğrenme idealinden ziyade; ağırlıklı olarak akademik başarısı düşük ve davranış problemleri sergileyen öğrencilerin toplandığı, zaman zaman şiddet vakalarının yaşandığı dezavantajlı kurumlar olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu sistemin en kaygılandırıcı sonucu ise lise eğitiminin sonunda hiçbir mesleki yeterliliği ve hedefi olmayan, bir bakıma “ziyan olmuş” mutsuz bir gençlik yığını yaratmasıdır. MESEM' lerle meslek liselerinin aynı bünyede olmayıp tamamen ayrı binalarda olması da önleyici bir tedbir olabilir.