Ey Müslümanım diyen,  Müslüman geçinen,  yeri ve zamanı geldiğinde mangalda kül bırakmayanlar, kendisinden başkasını “fırka-i naciye’den” görmeyenler! Bu gidiş nereye? Bir zamanlar hakkın yanında, batılın karşısında iken bugün haktan(görünen) batılla aynı şeyleri yapar ve hatta savunur olduk. Bir zamanlar  “Hılf’ul Fudullarımız” (Erdemliler Hareketi) vardı. Bütün STK toplantılarında dile getirdiğimiz ve sürekli övündüğümüz dünyanın neresinde olursa olsun rengi, dini, dili, ırkı ne olursa olsun zulme, adaletsizliğe, gaspa uğramış kim varsa onun yanında olacağımız ahidli topluluklarımız vardı. Bir tarağın dişleri gibi birinin canı yansa kendimizin canı yanmış gibi hissettiğimiz kardeşliğimiz vardı. Bir duvarın tuğlaları gibi saf saf dizilmiş, Allah’ın boyasıyla boyanmış bir hayat tarzımız vardı. Henüz bu kadar konformizme dalmamışken,  fakirken övündüğümüz, fakirliğimizi meşrulaştıran fakir sahabeler vardı. Oysa bugün onları anlatmaktan ve yaşadıklarını yaşamaktan utanır duruma geldik. Bir zamanlar her hakkı haykırdığımızda adını andığımız, hakkı evirmeden çevirmeden söyleyen, yalnız yaşayan ve yalnız ölen Ebuzerlerimİz vardı. Bugün ise Ebuzer olmak ya da Ebuzer duruşu göstermek fitne ve ifsatla aynı safa geldi. Haksızlıklar karşısında acaba ses çıkarsak nasıl bir tepkiyle karşılaşırız ya da nasıl yumuşak bir tepki versek de şimşekleri üzerimize çekmesek hesabı yapmaktayız. Yani dilsiz şeytan olmak biraz revaçta gibi. Önceden riyadan uzak sadece Allah’ın gördüğü ve bildiği ibadetlerimiz vardı. Şimdi riya dakika hatta saniye sayıyor.  Yaşarsak O’nun(Allah) adına,  ölürsek onun için öleceğimiz davamız vardı. Birbirimize karşı yargısız infazlarımız yoktu. Kardeşimizin bir hatası olduğunda onu örtüp düzeltmeye çalışırdık.  Ama şimdi birbirimizin hata yapmasını bekleyip, hatasını gözleyerek birilerine nasıl bunu satarım,  nasıl yalakalık yaparım da bir şeyler kaparımın hesabını yapmaya başladık. Birbirimizi Allah’ın istediği kurallar ölçüsünde değil de kullara yapacağımız yalakalıklar,  münafıklık ve zalimlikle uyarmaya başladık. Otel gibi kullanmadığımız evlerimiz vardı.  Komşularına, dostlarına, sohbetlere açık olan evlerimiz,  şimdi ise otel gibi kullandığımız,  aman misafir gelir de ev dağılır diye misafir ağırlamaktan uzak durduğumuz evlerimiz oldu.  Ailelerimiz vardı; hep beraber, dedelerin,  ninelerin birlikte yaşadığı,  tabletlerden, telefonlardan uzak Allah’ın ipine sarılmış hep beraber ibadet eden.  Mahallelerimizde bizlerin ve çocuklarımızın üzerinde gözetleyici kameralar yoktu. Öz denetimi sağlayan, nasihatler veren saygı duyduğumuz büyüklerimiz vardı. Sade, dünya ya uzak, ahirete yakın evlerimiz vardı. Şimdi ise içerisinde ayakkabılarla hem de rengârenk ayakkabılarla dolaştığımız tamamen gösteriş endeksli lüks eşyalı evlerimiz oldu. Düşüncelerimiz vardı hücrelerimize kadar işleyen. İlkesel duruşlarımız vardı kişiliğimizi karakterimizi oluşturan. Bir zamanlar yürekli, yalnız Allah’a kul olan özgür hayatlarımız vardı. Şimdi ise özgürlük adına kul olduğumuz tutsakların hayatı var. Bütün mağdurlara cesaretle, şefkatle ve saygıyla sahip çıkan bir bakışımız vardı. Şimdi ise suçlayıcı ve şüpheyle bakan bir anlayışımız oldu. Önceleri Allah’ın emri olduğu için tesettüre uygun bir şekilde örtünen,  örtüyü dava edinip okullarından ve işlerinden olan kadınlarımız vardı. Şimdi ise süslenerek dikkat çekmek için renk renk,  albenili tesettür kıyafetleri giyerek makyaj istilası altında boğulmuş kadınlarımız oldu. Dünyanın neresinde zulüm varsa özelliklede Filistin için her Cuma çıkışı kalabalık gruplar eşliğinde protestolarımız olurdu. Bugün değil meydanlar, camii çıkışları,  lüks mekânlarımızdaki dört duvar arasında bile yapamıyoruz.  Şahadete sevdalarımız vardı Afganistanımız, Bosnamız, Çeçenyamız vardı. Bugün kişisel,  ulusal sınırlarımız var,  şahadet uzak çok uzak. Kapitalizme, elitizme, faize karşı iken bugün bu kavramaların İslami meşruiyet pankartlarını taşır olduk. Önceden ruhumuz vardı şimdi ise ruhumuzun terk ettiği taşlaşmış bedenlerimiz. Bu gidiş nereye şimdi yeniden düşünme ve yeniden kendini bilme zamanı.