Trajik bir çağın trajedisini yaşıyoruz. Düz bir yol yok artık kendimizde, zihnimizde, kalbimizde, çevremizde, algımızda tarifsiz yıkıntıları taşıyarak yürüyoruz. Bu yıkıntıları onarmayı ise ne düşünüyoruz ne de düşünmeye yanaşıyoruz. Küçük alışkanlıklar edinerek, büyük ama anlamsız umutlarla umutlanarak beklentilerimize ulaşmak istiyoruz. Yol boyunca adam yerine koymayacağımız yığınla insanın, alnına adamsın diye yazdıkları için “bulaşmayalım ki bulaşmasınlar” diye etraflarından dolaşmaya çalışıyoruz. Engelleri aşma çabasıy“mış” gibi yapılmakta, bütün bu yaşananları gökyüzünün ve yeryüzünün kınaması an meselesi. Oruç tutuyoruz ama diğer yandan hamile kadınlar doğmamış çocuklarıyla gözümüzün içine baka baka,  gözümüz göre göre zulüm bombalarıyla ölüyorlar. Onlar direnişte ölürken biz nefsimizin yenilgileri ile ölüyoruz. Bir şeyler olmak için çabalayan insan kendisi olamıyor bir türlü. O yüzden hep başkalarının istediğini yerine getirmek zorunda kalıyor. Kendi ruhunu tanımayan insan başkalarının ruhunu da tanımaz. Hâlbuki insanın en güvenilir,  en sade ve adam sayıldığı tavırlar doğal olmasıdır.  Suni müdahalelerle insan denen bu varlığın hareketlerini, tavırlarını doğal olmaktan çıkarıyoruz. Her zaman bir disiplin içinde ve seçme yükü ile karşı karşıya bırakıyoruz bu cesur görünümlü aciz varlığı. İktidar olmak için irademizi zindanlara tıktık.  Sonrasında sürekli verilen mücadele ise karanlıklaşan iradesi ile şeytanın güdümünde yok olan insanın adam olması için. Boş ve kısa zamanlı insanı güçsüzleştiren, körleştiren ve hiçbir zaman ayrılmak istemediğimiz, sürekli sahiplik aşısı aşılayan esir tutkularımız… İnsan,  kendisini kuşatmış olan zaman, tarih, mitolojik denen birçok karabasandan uyanmak için yeni düşler görmek zorunda.    

Her şeyi aşkın büyüsü ile güzelleştirmek gerek ortada çirkin ve kötü hiçbir şey bırakmadan. İnsan kendisi olma yolundaki serüvenini bilinmezlikten bilinene doğru bir açılım yaparak sağlayabilir. Hiç gitmediği limanlara demir atıp, uzun süren yolculukların yaz sabahlarına, bir mutluluk ve sevinç içinde uyanabilir. Yıldızların tüm küçük karanlıklarda yolların aydınlığı ve haritası olduğu her çağın insanının hiçbir zaman vazgeçemediği yıldızlar, gündüzün yoğunluğunu, geceleyin ışığıyla, ateşiyle huzur vererek sakinleştirmiştir. İnsan, hayatı insanlarla birlikte bir bütünlük içerisinde sürüp giden zamanların olmasıyla birlikte sorununu bir bütünlük kaybı olarak görür. "Ne hayat, ne eşya bütün değildir. Bütünlük insan kafasının vehmidir” der (Tanpınar) Özlem kaybedilen özü mutlak sürgünün hayat dolu düşlerinde yeniden kurar. Özlem,  kaybedilene giden yolların aranmasıdır. Dış dünyanın kendisine açılan tüm patikalara rağmen hep içe dönük en derin benliğinde huzur aramaktır. Bu yüzden elleri bırakılmış insanlar el ele yürümeye yeniden başlar. Böylece her birinin de el değmemiş bir ormanda, çiğ düşmemiş toprakta, kuşların dahi ayak izlerinin olmadığı karla kaplı ovalarda yalnız değil birlikte yürümek ister insan. Rüzgâr bütün çiçeklerin başlarını okşayacak. Yıldız çiçekleri,  ruhani ve dindar leylaklar usulca kendisini rüzgâra bırakacak. Ne kadar anlamsız ve boş olsa da insan, gökyüzü yine mavileri ve desenleriyle deneyler yapmaya devam edecek. İnsan istemese de yeryüzündeki her şeye şefkatle bakacak ve şefkat bulacak.