Erkek ve dişi olarak iki cinsi yaratan O’dur (Necm Suresi 45).
Bugün geldiğimiz nokta itibariyle kadının özgürlük meselesi ve özgür olma sınırı nereye kadar olmalı? İstenilen özgürlüğün tanımının kabul boyutu karşıt cins erkeğin alanını ne kadar kısıtlayacak? Bütün bunların özellikle feminist yapılanmaların kadının özgürlüğü ile ilgili kısıtlamaların tartışmaların yönünü İslam ve müslümanlar üzerinde kilitlemektedir. Müslüman kadının ezildiği, erken evlilik yaptırıldığı, baskı altında olduğu, kendini ifade edemediği, bu yüzden özgürleşmesi gerektiği yönündeki propagandaların ve tartışmaların muhafazakar camiada da yoğunlaşması, bunun feministlerin yeni denemelerinden biri olduğunu gösteriyor.
Başörtülü ve kendini İslami kimlikli olarak gören kadınlar, bundan 20 yıl önce uğradıkları başörtüsü zulmü meselesini unutup sanki bunların da sorumlusu o günkü ideolojik kafa yapısı değil de erkeklermiş algısı oluşturmaktadırlar. Şunu bilmenizi istiyoruz.
Hiçbir müslüman erkek ya da kadın, bir kadına karşı 28 Şubat’taki ikna odalarındaki kadar psikolojik şiddet uygulamamıştır. Hiçbir müslüman erkek ya da kadın Sivas Cumhuriyet Üniversitesi mezuniyet törenindeki hemcinsi tarafından başörtülü kız öğrenciye uygulanan şiddet kadar şiddet uygulamamıştır. Üniversitelerde hiçbir müslüman rektör, hoca ne başı açık nede kapalı bir kız öğrenciye 28 Şubat’taki kadar baskı ve şiddet uygulamamıştır. Hiçbir müslüman il müdürü, ilçe müdürü, okul müdürü 28 Şubat’taki zulüm ve şiddet kadar ne açık ne de kapalı bir kadın öğretmene , çalışana şiddet uygulamamış tam tersi uygulayanlara karşı çıkmıştır. Hiçbir başı açık bayanı başını kapatacaksın diye baskı altına almamıştır.
Peki, sorun ne? Sorun; aileyi ifsat etmek. Özellikle başörtüsü meselesi, kadının modern liberal- kapitalist toplumlarda maruz kaldığı sistemik ve yapısal şiddeti gölgelemek ve hafifletmek için sürekli bir tartışma haline gelmiştir. Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da her yıl binlerce kadın şiddete ve tecavüze maruz kalarak hayatını kaybetmektedir. Bundan 20-30 yıl önce Avrupa'nın göbeğinde binlerce Bosnalı kadın tecavüze uğrayıp işkencelere, ölümlere mahkum edilirken sesi ve vicdanı harekete geçmeyen feminist kadın hareketleri, bugün müslüman kadına erkekler tarafından özellikle İstanbul Sözleşmesi dayatması altında şiddete uğruyormuş gibi bir algı oluşturması ve bunun toplumsal tabana yayılması, bu propagandanın masumiyetinin tartışılır olduğunu, samimi olmadığını göstermektedir.
Birleşmiş Milletler verilerine göre modern Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya ve Güney Afrika'da kadın cinayetlerinin yüzde kırkından fazlasını bizzat eşlerinin işlediğini açıklamaktadır. Diğer yandan kadın ticareti dünyanın bütün ülkelerinde ortak bir sorundur. Ama tahmin edileceği üzere ticaretin ana istikameti fakir ülkelerden zengin ülkelere doğrudur. Yine aynı araştırmaya göre Avrupa ülkelerindeki kadınların yarıya yakını cinsel tacize maruz kaldıklarını ifade etmektedirler(BM Raporu) Feminist kadın hareketleri bu ülkelerdeki yapılanları gündeme getirmekte ve şiddete maruz kalan kadınların haklarını savunmakta göstermelik hareket ederken, müslüman ülkelerdeki münferit kadın olaylarına maalesef kıyameti kopararak büyük bir gürültüyle yaklaşmaktadırlar.
Feminist kadın hareketleri müslüman kadın ve örtüsü söz konusu olduğunda, feminist gruplar tarafından ideolojik bir zeminde ele alınır. Ve sorun kadına karşı uygulanan şiddet olmaktan çıkar ve batı dışı bir bağlama taşınarak Müslüman kadının bir kurtuluş teolojisine muhtaç olduğu tartışmasına dönüşür. Böylece normal şartlar altında taban tabana zıt çevreler liberaller, muhafazakârlar, feministler, solcular, sosyal demokratlar, cumhuriyetçiler şimdi de başörtülüler bir araya gelerek müslüman kadının kurtarılması ve özgürleştirilmesi cephesini oluştururlar.
Batı toplumlarında kadının maruz kaldığı şiddet toplumsal bir sorun olarak dile getirilirken, Müslüman toplumlarında ideolojik dini kültürel bir mesele olarak tahlil edilir. Bu olanların sonucu olarak bugünlerde iptal edilecek mi, edilmeyecek mi diye üzerinde hem taraf olanların hem de karşıt olanların sürekli gündeme getirdiği İstanbul Sözleşmesi'nin toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinden cinsel özgürleşmenin sağlanması yönünde bir çabanın olduğunu görüyoruz.
Feminist hareketlerin kadının ataerkil baskılara karşı özgürlüğüne kavuşması anlamında ve aynı zamanda kapitalizme karşı kadın bedeninin metalaştırılmasını önlemek için kurgulanmışsa da kapitalist tüketim biçimlerinin yerleştirilmesi ve kadın bedeninin sofistike bir meta haline gelmesi sonucunu da doğurmuştur. Cinsellik devrimini bir üretim ve tüketim ilişkisi olarak gören modern kapitalizm İstanbul Sözleşmesi gibi yeni araçları da devreye sokmuş, cinselliğin hükümranlığını ilian etmştir.
Cinselliği müstehcenliğe indirgeyen modern kapitalizm kadının bedeninin kurtarılmasını amaçlayan cinsellik devrimini tepetaklak ederek cinselliği alınıp satılan bir meta haline getirmiştir. Kendi geleneğini genel anlamda muhafaza eden Müslüman toplumlar cinselliği eve hapsetmek suretiyle onu baskılamakta ve böylece cinsel özgürleşme imkanından kendilerini korumuş olmaktadırlar. Burada özellikle cinselliğin dışa vurumu temel nokta olarak öne çıkmaktadır. İstanbul Sözleşmesi'nin arka planında ise “cinselliğimizi dışa vurduğumuz oranda özgürleşiriz” mantığı yatmaktadır. İslam ve insanlığın temel değerlerimizden olan mahremiyet maalesef Müslüman kültüründe bir gerilik, baskı ve ilkellik olarak takdim edilmektedir. Batıda kutsal kabul edilen bir değer olarak kişisel hayatın mahremiyeti Müslüman birey ve toplumlar söz konusu olduğunda sanki bir baskı aracıymış gibi lanse edilmektedir.
Feminist hareketler; bir taraftan İslam'da cinselliğin olmadığını dile getirirken diğer taraftan da İslam kadınına ve erkeğine bitip tükenmek bilmeyen cinsel arzular, şehvetçi ve fantazi gözüyle bakan, diğer yanda her şeyin bir cinsellik ve şehvet aracı olarak kullanıldığını ve araçsallaştırıldığını ileri sürer. Oysa kadın bedeninin araçsallaştırılması ve metalaştırılması, din yahut gelenekten ziyade kapitalizmle ve modern tüketim kültürü ile ilgili bir sorundur. Oysa din cinsler arasındaki farklar temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaz ve bir cinsi diğerine karşı kayırmaz.
Nitekim Kur'an cinsiyet ayrımı yapmaksızın insanlar için en yüksek değerlerin iman, erdem, bilgi, doğruluk, iffet, takva, sadakat, merhamet ve mağfiret olduğunu söyler. Kur'an kadın ve erkek arasındaki ilişkinin meşruiyet, saygı, sevgi ve hisse dayandığı ilkesine atıfta bulunarak onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiseleri durumundasınız(Bakara 187) demiştir. Dolayısıyla sorun cinselliğin var olup olmadığı meselesi değil, kadın ve erkeğin fıtratını bozmak elimizdeki tek köklü kurum olan aileyi bitirmektir.
Kaynak:Ben ,Öteki Ve Ötesi İbrahim Kalın