Dünya kamuoyu son günlerde Venezuela üzerinden tek bir soruya kilitlendi:
“ABD bunu yapabilir mi?”
Asıl soru bu değil.
Asıl soru şu:
Dünya, bundan sonra kime ‘yapılabilir’ hâle geldi?
Maduro meselesi, yüzeyde bir lider tartışması gibi sunuluyor.
Oysa yaşanan şey bir kişiden çok daha büyük;
devletlerin dokunulmazlığına dair yazılı olmayan bir mutabakatın fiilen sona ermesi.
Bu, yüksek sesle ilan edilmedi.
Ama fiilen uygulandı.
Ve dünya artık bu yeni gerçeğe uyanmak zorunda.
Uluslararası hukuk uzun zamandır zayıftı.
Ama ilk kez bu kadar aleni şekilde, “güç = meşruiyet” denklemine teslim oldu.
Bir devletin, başka bir devletin başkanını hedef alabilmesi;
onu yakalaması, etkisizleştirmesi ya da saf dışı bırakması…
Bu, klasik darbelerden farklıdır.
Bu, işgalden de farklıdır.
Bu, “lider avcılığı” denen yeni bir dönemin habercisidir.
Artık mesele Maduro’nun kim olduğu değil;
kimin bir gün Maduro ilan edileceğidir.
Burada alışılmış cevaplar devreye giriyor:
Petrol, uyuşturucu, insan hakları, diktatörlük…
Bunların hiçbiri yanlış değil.
Ama hiçbiri yeterli de değil.
Asıl neden daha derinde:
Dünya, çok kutuplu bir düzene doğru ilerlerken,
eski hegemon gücün elindeki zaman daralıyor.
Ve zaman daraldığında, büyük güçler kural yazmaz;
emsal oluşturur.
Maduro üzerinden verilen mesaj şudur:
“Bize rağmen ayakta durmaya çalışan rejimler, sadece ekonomik değil;
fiziksel olarak da hedef olabilir.”
Bu mesaj Venezuela için değil,
dünyadaki tüm ‘bağımsız çizgi’ arayışları içindir.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Türkiye son yirmi yılda kendi savunma sanayisini kurdu,
kendi dış politikasını üretmeye başladı
ve her dosyada aynı safta duran ülke olmaktan çıktı.
Bu, Türkiye’yi güçlü yaptı.
Ama aynı zamanda okunur ve hedeflenebilir kıldı.
Bugün Venezuela’ya yapılan,
yarın farklı gerekçelerle başka ülkelere yapılabilir.
Türkiye’nin farkı şudur:
Ne tamamen sistemin içinde,
ne de tamamen dışında.
Bu da onu denge ülkesi değil,
denge bozan ülke yapar.
Tarihte denge bozan ülkeler ya yükselir
ya da sert sınavlardan geçer.
Maduro tartışması bize şunu gösteriyor:
Görünür güç tek başına yetmiyor.
Bir ülkeyi koruyan şey, sadece ordusu değil;
ona dokunmanın maliyetidir.
Türkiye için esas stratejik soru şudur:
Bize dokunmanın maliyeti ne kadar yüksek?
Bu maliyet ne kadar yüksekse,
o kadar güvendesiniz.
Maduro olayı dünyayı daha güvenli yapmadı.
Ama daha dürüst yaptı.
Artık kimsenin kimseyi hukuk masallarıyla oyalayacak hâli yok.
Güç varsa konuşuyor.
Yoksa susuluyor.
Türkiye için bu yeni dönem,
bir tehdit olduğu kadar bir fırsattır.
Çünkü bu çağda ayakta kalanlar,
en gür bağıranlar değil,
en sağlam duranlar olacak.
Ve artık asıl soru şudur:
Kim haklı değil,
kim hazırlıklı?