Bazı insanlar bir dönemin içinden geçmez; bir dönemi içlerinden geçirir. Malcolm X, tam da böyle bir isimdi. Onu anlamak için yalnızca söylediği sözlere değil, o sözlerin hangi şartlarda şekillendiğine bakmak gerekir.

Amerika’nın en sert yıllarında yükselen bir sesti o. Çocukluğundan itibaren adaletsizlikle tanışmış, gençliğinde savrulmuş, sonra kendi zihnini inşa etmiş bir adam. Cezaevi duvarları arasında kitaplarla kurduğu bağ, onun ikinci doğuşu oldu. Okuyarak büyüdü, düşünerek keskinleşti.

Bu keskinlik, öfkenin kontrolsüzlüğü değildi. Bilincin berraklığıydı. Çünkü o, yaşadığı çağın problemlerini yalnızca dile getirmedi; onları anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştı. Hitabeti güçlüydü. Kalabalıkları etkileyen bir tonu vardı. Onu dinleyenler yalnızca bir konuşmacı görmüyordu; bir duruş görüyordu.

Sonra yolculuk başladı. Mekke’ye yaptığı ziyaret, onun dünyasını genişleten bir deneyim oldu. Aynı safta farklı renklerden insanların omuz omuza duruşu, düşüncesine yeni bir katman ekledi. Bu, keskinliğin kaybolması değil; ufkun genişlemesiydi.

Kısa ömrüne rağmen bıraktığı etki sıradan değildi. Çünkü o yalnızca konuşmadı; yaşadığı çağın sınır uçlarına dokundu. Bir insanın sesi, bir toplumun aynasına dönüşebilir. Malcolm X’in adı bugün hâlâ anılıyorsa, bu yalnızca sözlerinden değil; fikirle, inançla ve arayışla geçen hayatındandır.

Bazı hayatlar bir çizgi değildir. Bir yolculuktur. Malcolm X’in hikâyesi de böyle bir yolculuğun adıdır.

Ve her büyük yolculuk, geriye yalnızca bir isim bırakmaz; bir düşünce bırakır. Malcolm X’in adı, inandığı düşünceyi yüksek sesle savunan, okuyan, sorgulayan ve çağının ruhunu kavramaya çalışan bir duruşun adıdır.

Zaman geçer, sesler azalır; fakat iz bırakan şahsiyetler, tarihin hafızasında yerini alır.