İnsan uzun diye aldandığı bu kısa ömürde yarım bıraktığı şeyleri şu da eksik kalmasın, bu da eksik olmasın diye tamamlama telaşında, etrafında kendisine ihtiyacı olanları da görmeden,  görmek istememecesine. Bu yüzden işlerin birini bitirmeden ya da bitirdiğini zannederek diğerine acele ile geçip durur. Hiçbir zaman çarşıdaki hesabı eve uyduramaz, kendisinin ayarlayamadığı bir zamanda yok olur gider. İşte bu yüzden ölmek hiç olmadığı kadar zordur bugün.

     İnsanlar olarak doymak nedir bilmediğimizden neredeyse hep mutsuzuzdur. İhtiyaçların zaman sınırlaması kalktığında mesela bundan otuz yıl önce yıllık olan ihtiyaç temini kolaylaştırıcı araçların artması ile anlık, saatlik ya da dakikalık ihtiyaçlara dönüştü. Aza kanaat etmekten ziyade çoğa sahip olup sadece depoda tutmaya ya da bir başkasının göz zevki süresini tamamlamaya dönüştü. Yani tatmin olacağımız yerde canımız ve gönlümüz bu sıkıntı karşısında daha başka daha büyük şeylere kayar. İnsanların mutsuzluk oranlarının yükseldiği bu kısa zaman diliminde neyin değerli neyin değersiz olduğunu tam bilemedikleri gibi bir şeyin değil birçok şeyin peşinden giderler. Böyle olunca da endişe ve dertler artmaktadır. Oysa olması gerekenlerin günü geldiğindeki oluşu beklense “işte aradığım budur” diyecektir insan. Onca çabadan sonra elde ettiğiniz şeyin değerini bilmiyorsanız onun yitirilmesini de umursamazsınız demektir. Peşinde olunan sadece eline geçti, memnuniyeti  ise  onun da bir  sınırı yoktur. Eğer amacınız memnuniyet duymaksa, az ile memnun olabilmek bir kusur değil, lütuftur.

       Alacağımız derslerden birisi elimizde olanın keyfini ona bağlanmadan çıkarmaktır. Çünkü insana dair herşey kısa ömürlü ve yok olmaya mahkumdur. (Seneca)

     Elimizde değer verdiğimiz her şeyin bir rüzgar esse ağaçtaki yapraklar misali kopup düşeceğini görürüz. (Marcus Aurelius) Değer verdiğimiz her şeyi ve sevdiğimiz herkesi günün birinde yitireceğimizi aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. İnsan sürekli ister, arzu eder. Arzu ettikleri için ter döker, çaba harcar, yorulur. En sonunda genellikle arzusuna ulaşır. Ne gariptir ki ardından ilgisi azalır ve kaybeder. Ve tekrar yeniden başka arzuların peşine düşer. Bu hep böyledir ta ki arzuların kendisinden vazgeçtiği zamana kadar. Açgözlülüğümüze gem vurmak için harekete geçmezsek ileride dinginliğimizi bozacak elimizdekinin tadını çıkarmak yerine ömrümüzü, bizim olduklarında onlardan keyif alacağımıza hazin bir yanılgıyla inanarak, elimizde olmayan şeylere sahip olmak için durmadan çalışmakla geçireceğiz. Kendimize zaman ayıralım, “zamanım yok yerine zamanım var” ibaresini kullanalım.