Bu yeni hayatı; ömrünün kalan kısmının yalnızlığı karlı ve yağmurlu bir gecenin bitiminde başladı ve günün başlaması ile de bir daha mahşere kadar bitmeden her günün o sabah saati 4:17 de yeniden yeniden yaşanacaktı.
Kimsenin hesap etmediği bir anda tek başına 22 canını yitirmişti. Kendisi de uzun uğraşlardan sonra mucize eseri kurtulmasına kurtulmuştu ama kendinden başka geriye kimse kalmamıştı. Kendisinin neden kaldığına, ölmediğine hayıflanıyordu. Her gün enkazın başına giderek sabahtan akşama kadar “bari biri kalsaydı ya” diye diye hem kendi kendine hem de hal hatır soranlara dertleniyordu.
Yiten 22 kişi yazgının Allah'ın yazmasıyla bir araya getirdiği güzel mi güzel canlardık diyordu. “Ben ızdırap çekerken beni teselli edecek biri kalsaydı, sarılacağım, kucaklayacağım, ondan 22 kişinin kokusunu duyacağım birisi” dedi.
Kırık bir kalp, her şeyini yitirmiş bir ruh nasıl teselli olabilirdi ki? Kaybettiklerimizin yerini nasıl doldurabilirdi? Bu cesareti bana verecek yükümün bir kısmını yüklenecek kim var aranızda diye içgeçirirken,her seferinde “bari biri kalsaydı” sözü insan yüreğine hançer gibi saplanıyordu.
Bütün bu sitemler, serzenişler hepsi acıtıcı afetten sonra avunmak ve biraz olsun rahatlamak unutmak içindi. İçini yakan yalnızlık duygusunun verdiği baskıdan dolayı, kendisine kederini unutturacak, kendi hikayesine ortak olacak ve bu hikayeyi kendisinden sonra anlatacak birinin kalmasıydı onun isteği. Nihayet yılların birikimi ile güç bela aldıkları bu ev bütün ailesine mezar olmuş ,eşyalarla beraber evin içindeki bütün hatıralarda enkazın altında kalmıştı.
Küçük te olsa enkazın içinde babasının hiç elinden bırakmadığı tespihini bulmuş, sanki babasını bulmuş gibi tespihe sarılıyor, yeniden kaybedecekmiş gibi avuçlarının arasında sımsıkı tutuyordu. Belli etmese de bundan sonraki ömrünün elemle, kahırla, anılarla, hatıralarla, sürekli acıyla, geçmişin geçmiştekilerin yitikleriyle geçeceğinin farkındaydı ve bu gerçekle yüzleşmiş oldu.
Bu enkazlar bir şekilde kalkacak, kalkıyor da, ya benim enkazım nasıl kalkacak? Benim gücüm bu enkazı kaldırmaya yetmez, başkaları da enkazımın ağırlığını bilmez. Geride isimlerinden ve hayallerinden başka hiçbir şeyi kalmayan insanların birbirlerine benzer hayatlarını tıpkısının aynısı beklerken ebediyetlerinin önünde sürekli tekrarlanan hikayeleri anlatılacak, anlattıkça durulmak için bütün yaşanmışlığı sözcüklere dökmek çok zor, şimdilik yapılan tek şey ağıtlarla avunmak.
“Benim artık hayatın tadını, yaşama zevkini, sevincini aramaya, tatmaya yetecek kadar gücüm yok . Kanatları kırık kuşlar gibiyim, ne yükseklerde ne enginlerde uçarım, karanlığın solgun ışıklarına alışık gözlerim güneşe kolay kolay bakamaz bana mutluluktan söz etmeyin, duymak bile elem veriyor bana. Huzur kimin gözlerinde, kimin dizinin dibinde, hangi dağın eteğinde, hangi ormanda, hangi gölün kıyısında bahsetmeyin huzurdan bana”. Bundan sonra ne bülbülün şakımasının, ne gülün kokusunun, ne derenin şırıltısının, ne baharın, ne nisan çiçeklerinin bir anlamı yoktur.
Üzerinde 22 canın ağırlığını taşıyan ve yaşayan ölü olan birisinin derdinin okyanus kadar derin, yıldızlar kadar yüksek ve gök kubbe kadar da engin olduğunu kime anlatabilirim kim anlayabilir? dedi ve gözleri daldı yıkıntıların arasına