Olanlardan çıkardığım, bütün dünya bir olmuş her şeyi benim yaşamım üzerine kurmuştu sanki. Ve zihnimde yavaş yavaş oturtmaya başladığım bundan sonrası için kendi kurallarımın bir anlamı olmayacağıydı. Birileri bizim adımıza planları şekillendirmeye başlamış, gelip bütün bu dingin çocuk eğlencelerimizin hepsini elimizden almıştı.
Doğayla olan bağımızı keseceklerdi görünen. Bütün evler pencerelerini kapatmış, kapıları tutmuştu. Kimse eliyle bir yerlere dokunamıyor, dokunan her el hemen bir şekilde kendisini dezenfekte ediyordu. En çok konuşulan ve benim içinde sürekli uyarıldığım cümleler “elini yıkadın mı, bir yere dokundun mu? Hemen temizlen, üzerini çıkar. ” Oysa ben içimde ne fırtınalarla mücadele ediyordum.
Bahar geldi geçiyor, çiçekler gözlerime baka baka açıyorlar. Hiçbirine dokunmadan bir bir solup gideceklerdi. O güzelim bahar güneşleri kıştan yeni çıkmış hayvanları mayıştırdığı gibi beni de mayıştırmalıydı. Ama nafile, her gün güneş gökyüzünde kendi kendine doğuyor ve batıyor. En çok muzdarip olanlar ise belini duvara verip güneşe karşı oturmak isteyen başta dedem ve ninem olmak üzere ihtiyarlar ve biz çocuklardık.
Sevinçlerimi bir bir yitiriyordum halbuki yeni yaşımla yaşayacağım bu baharı ne umutlarla beklemiştim. İçinde yaşadığım ve mutlu olmama olanak vermeyen benim istemediğim ama bana dayatılan bu hayattan bir iç hayata iltica etmek zamanı mı geldi diye de düşünmeye başladım. İhtiyarlar anılarıyla bir nebze de olsa eski hikayelerini hatırlayarak rahatlıyorlar ve derin bir nefes çekiyorlardı, ya ben. Evet, dünya değişiyor; yaşam koşulları, yaşam biçimleri değişip yeni biçimler alıyor. Ben nerede durmalıyım? Bütün değerleri alt üst eden bu yeni dünya düzeninde ya kendi özüme dönüp dünyayı dışlamalıyım ya da bu dünyanın istediği kendine özgü değerleri alıp kendi özümü dışlamalıyım.
Yaşamımın en tatlı baharını tarlaları , bahçeleri, dağları, çayırları, kuzu kulaklarını, uçkunları dalgaların ıssız kayalara çarpıp geri çekilmesi gibi, serüvenlerimin hepsini bir illete teslim ederek eve çekiliyorum. Ha bire ”hayat eve sığar” diye telkinler gelse de ben değil eve dünyaya sığmıyordum. Bedenim evin içindeydi ama kulaklarım, gözüm dışarıdaydı. Bu ıssız sokaklardan aşıp gelen uzun haykırışları ve beni oyunlara gitmeye çağıran her çocuk sesi duyduğumda balkona koşar, bomboş sokaklarla karşılaşınca da gerisin geri odaya dönerdim. Bütün arkadaşlarım gözümün önünden geçiyordu hepsi sanki başlarını ellerinin arasına almış sessizce ve usanmış bir halde bekliyorlardı.
Çünkü özlemle beklediğimiz bahar gelip geçiyordu. Mart ayı çiçeklerin, ağaçların tomurcuklarıyla geçti. Nisan ise çiçekler açtı ve geçiyor. Bu parıltılı bahar manzarasında her şey kendi sistemi içinde kımıldıyor ve her şey hiçbir el değmeden değişiyordu. Çocuklar virüs kasırgasının geçtiği sokaklardan mecburi olarak ayrıldılar, evlerin kapalı odalarında düş oyunlarıyla zamana uymaya çalışıyorlar.
Benimse kimi zaman ayaklarımın ucundan yükselip ta başıma kadar çıkan bildiğim bütün oyunları arkadaşlarımla uykumda sayıklayarak oynadığımı söylüyordu her sabah annem. “Evet derdim, bugün köyümüzdeydim. Orada virüs yoktu, bir tane atım vardı, ona binmiştim peşimde de diğer atlılar vardı ve ben en öndeydim diğerleri peşimde. Hiçbir şey bizi durduramaz diye birbirimize bağırırken birden karşımda polisler “sokağa çıkmak yasak” dediler ve ben uyandım.” İçimde güzel ama her an bir sıkıntı olacakmış gibi his de vardı.
Zaman zaman geriye dönüp bütün okul arkadaşlarımla yaşadığım geçmiş günlere dalgın gözlerle bakarak düşünüyordum. Aslında bir çocuk olarak bütün sevdiklerimle beraberim, annem, babam ve abilerim. Ama bunlar beni kesmiyordu bahar bütün güzelliğiyle bana veda ediyordu. Güneş eriklerin ve elmaların çiçeklerinin arasından sızıyor, rüzgar ise çiçekleri dallarından savuruyordu.
Ben arkadaşlarımla oynayacağım zamanın beklentisi içerisine girip uyumak istiyorum diye dalmaya başlarken rüyam uyanmaya başlıyordu oyun çığlıkları arasında. Baharda tavşanların kaçışını, ağaçların dallarında sincapların daldan dala geçişlerini, yeni doğmuş kuzuları, kuşları , kelebeklerin uçuşunu düşlemeye başladım bile. O zaman, bu sinsi sıkıntının etkisi iyice kesiliyor ama fazla zaman geçmeden; bir kedi mırmırı gibi annem, babam bir de televizyondaki haber kanalları yavaşça, yeni ve hayret verici kargaşa içinde beni suskunluğa hapsediyordu. Bende artık alışıyordum ve çetele tutmaya başlıyordum. “Bugün yapılan test, bugünkü vaka ve bugünkü ölenler.