Son bir asırdır İslam dünyası adeta devasa bir konuşma salonuna dönmüş durumda.

Her yerden söz yükseliyor; televizyonlardan, camilerden, konferans salonlarından ve sosyal medyanın uçsuz bucaksız labirentlerinden.

Koca bir coğrafya sürekli konuşuyor, sürekli yorum yapıyor, sürekli analiz üretiyor, sürekli şikâyet ediyor. Ve bu gürültünün ortasında kıpırdamayan koca bir beden gibi duruyor İslam âlemi.

Söz çoğaldıkça eylem kayboluyor; cümleler büyüdükçe irade küçülüyor. Bugün yaşadığımız tam olarak budur: sözün ayyuka çıktığı fakat eylemin mumla arandığı bir çağın içindeyiz.

Dahası, bu coğrafya yüzyıldır kesintisiz işgale, katliama ve talana uğruyor.

Bosna’da Srebrenitsa’da binlerce insan katledilirken, Afganistan’da şehirler yıllarca bombalar altında yaşarken, Irak’ta işgal orduları bir milleti darmadağın ederken, Suriye’de şehirler taş taş üstünde kalmazken, Gazze’de dünyanın gözü önünde en çıplak soykırım gerçekleşirken, Müslüman dünyanın büyük bölümü yine aynı hataya düştü.

Bu korkunç yıkımlar karşısında somut bir irade ortaya koymak yerine; âlimlerimizin, düşünürlerimizin, yazarlarımızın ve kanaat önderlerimizin önemli bir kısmı bütün bu felaketleri yalnızca sözle geçiştirdi.

Karşı çıkmak, bedel ödemek, halkı uyandırmak ve eyleme öncülük etmek yerine, mesele yıllarca konuşularak tüketildi.

Her dram yeni bir konferansın, yeni bir panelin, yeni bir kitabın konusu oldu. Söz büyüdü, analizler çoğaldı, yorumlar raflara dizildi; fakat eylem unutturuldu. Mücadele unutuldu. Direniş unutuldu. Fiilin sorumluluğu unutuldu. Böylece analizlerin gölgesinde eylemin ışığı tamamen söndü.

Öyle ki gelinen noktada sözün artık bir kıymeti kalmamış durumda. Çünkü sözün arkasında bir karşılık, bir hareket, bir fedakârlık ve bir irade yok. Söz etkisizleşti, hatta ucuzladı.

İslam dünyası artık hiçbir şey yapmayan bir bilinç çöküşünün içinde. Zira eylemsizlik sadece fiziksel bir durgunluk değildir; eylemsizlik zihinsel bir çürüme, ruhsal bir felçlik, insanın kalbinin yavaş yavaş ölme hâlidir.

Her gün ‘soykırım var, işgal var, talan var’ diye haykırıyoruz fakat bu haykırış bizi harekete geçirmiyor. Acıyı çoğaltıyor ama iradeyi büyütmüyor. Sürekli yarayı gösteriyoruz fakat merheme doğru bir adım atmıyoruz.

Bu çıkmazdan kurtulmanın ilk şartı söylemi azaltmaktır. Çünkü konuşmanın ağırlığı altında eziliyor, söylemin gürültüsünde kendi irademizin sesini duyamıyoruz. Dahası sözlerimiz öneri ve çözümden yoksun; daha çok eleştiri, hayıflanma ve ümitsizlik üzerine kurulu. Bu sözler bizi iyileştirmiyor, tam tersine hasta ediyor; yaşatmıyor, öldürüyor. Bugün İslam dünyası tam olarak bu zehrin etkisi altındadır.

Bu hâl yalnızca bizi değil, gençlerimizi de çökertiyor. Gençlerin heyecanı sönüyor, cesaretleri azalıyor, umutları tükeniyor. Çünkü sürekli büyük sözler duyuyorlar ama bu sözlerin dünyayı değiştirdiğine hiç şahit olmuyorlar.

Büyük cümlelerin altında küçülmüş bir iradeyi hissediyorlar. Bu durum toplumun geleceğini karartan en büyük tehlikelerden biridir. Zira sürekli söylem, sürekli analiz, sürekli hayıflanma ve sürekli şikâyet hâli sonunda toplumu acıya karşı hissizleştirir.

Oysa eylem, insanın kalbini de toplumun kaderini de değiştiren şeydir. Bir insan zulme karşı harekete geçtiğinde yalnızca dış dünyada değil, önce kendi içinde bir devrim olur; iradesi güçlenir, inancı tazelenir, umudu çoğalır. Ayağa kalkan insanın kalbi genişler, dünyası berraklaşır, ruhu dirilir.

Sözün çürüten de eylemdir, dirilten de. Bugün bizi boğan şey söz fazlasıdır; bizi kurtaracak olan ise eylemin açlığıdır. Artık söz kalabalığını azaltıp eylemin kapısını aralamanın vaktidir. Zira sözün eritip tükettiği bu çağda bizi yeniden ayağa kaldıracak olan tek şey iradenin fiile dönüşmesidir.

Kısacası eylem kokmayan sözlerin bir tesiri kalmamıştır. Gafletten uyandırmayan, tehlikeye karşı uyarmayan, çözüm önermeyen, umut aşılamayan her söz israftır.