Evet, tam olarak bunu söylüyorum. İster kürsüde, ister televizyon ekranında, ister konferans salonunda söylediklerin; ister gazete köşesinde yazdıkların olsun…
Hak, hakikat ve İslam adına söylediğin söz, yaşantınla çelişmemeli.
Çelişiyorsa, kusura bakma, o konuda konuşmamalısın.
Türkiye’de İslami camianın, gelinen noktada kendisini ciddi bir muhasebeye tabi tutması gerektiğini düşünüyorum.
Vakıflarda, derneklerde, cemaatlerde ve konferans salonlarında adaleti, merhameti, cömertliği, kardeşliği ve güvenilir olmayı anlattık, anlatıyoruz.
Yıllardır Asr-ı Saadet’ten örnekler verdik, veriyoruz.
Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i anlattık. Hz. Ebubekir’in ihtiyaç anında nasıl infak ettiğini, Mus’ab bin Umeyr’in nelerden vazgeçtiğini, Ebû Zer’in hakikati söylemek için neleri göze aldığını konuştuk, konuşuyoruz.
Peki neden?
Sadece geçmişin güzel insanlarını yâd edip hikâyeleriyle duygulanmak için mi?
Elbette hayır.
Günün imtihanı bizim kapımızı çaldığında ne yapmamız gerektiğini bilelim ve gereğini yapalım diye.
Ve bugün o imtihan kapımızda.
Dünyanın gözü önünde Gazze yerle bir ediliyor, çocuklar öldürülüyor, insanlar açlığa mahkûm ediliyor, Filistin toprağı adım adım işgal ediliyor.
Öte yandan bencillik büyüyor, paylaşmak azalıyor. Bireysellik insanı kalabalıkların içinde yalnızlaştırıyor. Menfaat, dostluğun ve vefanın önüne geçiyor. Komşu komşusunu tanımıyor, akrabalık bağları zayıflıyor, insanlar birbirlerinin derdiyle dertlenmek yerine kendi küçük dünyalarına çekiliyor.
Böyle bir zamanda Müslümanın vazifesi yalnızca güzel, öfkeli ya da edebî cümleler kurmak olamaz. Hele toplumun önünde duran âlimlerin, aydınların ve kanaat önderlerinin sorumluluğu bununla hiç sınırlı olamaz.
Çünkü sözün ağırlığı, arkasında duran hayat kadardır.
Fedakârlığı anlatıyorsanız gerektiğinde vazgeçecek, cesaretten söz ediyorsanız korkunun başladığı yerde öne çıkacak, bedel ödemeyi anlatıyorsanız bedel kapınızı çaldığında geri çekilmeyeceksiniz.
Paylaşmayı anlatıyorsanız paylaşacak, kardeşlik diyorsanız dara düşenin yanında duracaksınız. Bencillikten yakınıyorsanız hayatınızı yalnızca kendi rahatınız ve menfaatiniz üzerine kurmayacaksınız.
Vefayı anlatıyorsanız işiniz bittiğinde insanları unutmayacak, dostluk diyorsanız menfaatiniz bittiğinde de dost kalacaksınız. Akrabalık bağlarının zayıflamasından yakınıyorsanız akrabanızın kapısını çalacak, komşuluğun öldüğünü söylüyorsanız önce komşunuzun hâlini bileceksiniz.
Merhameti anlatıyorsanız başkasının acısına dokunacak, vurdumduymazlıktan yakınıyorsanız başkasının derdini kendi derdiniz bileceksiniz.
Bunları yapmıyorsanız, kusura bakmayın, anlatmayacaksınız.
Çünkü yaşanmayan söz, bir müddet sonra sahibinin üzerinde emanete değil, yüke dönüşür.
Gazze için konuşuyorsak bir şeylerden vazgeçebilmeliyiz. Boykot diyorsak önce bizim elimiz vazgeçmeli. Meydan diyorsak önce bizim ayaklarımız yürümeli. Bedel diyorsak gerektiğinde o bedeli önce biz göze almalıyız.
İnsanlar artık yalnızca kürsüde söylenene değil, kürsüden inenin nasıl yaşadığına da bakıyor. İnfakı anlatanın servetiyle ilişkisine, tevazuyu anlatanın makamla imtihanına, fedakârlığı anlatanın ödediği bedele bakıyor.
Sözümüzle hayatımız arasındaki mesafe büyüdükçe, sözümüzün insanlardaki karşılığı küçülüyor.
Demem o ki:
Zaman, daha çok konuşmanın değil, söylediğine şahitlik etmenin zamanıdır.
Çünkü İslam’ın bugün daha çok söz söyleyenlere değil, söylediği sözün delili kendi hayatı olan insanlara ihtiyacı var.