İnsan kalabalıktan şikayet eder ama yine de kalabalığa gider. Trafikten, gürültüden, izdihamdan yakınır fakat akşam olduğunda kendini yine insanların en çok olduğu yerlere atar. Boş bir sokak yerine kalabalık bir caddeyi, sessiz bir kafe yerine içinde hayat olan bir mekânı seçer.
Çünkü insan yalnız kalmayı değil, yalnız olmadığını hissetmek ister.
Bu yüzden İstiklal Caddesi kalabalık olsa da cazip gelir. Gaziantep’te Almacı Pazarı’nda omuz omuza yürümek rahatsız etmez. Yazın Alaçatı’nın adım atılmayan sokakları yine de insanları kendine çeker. Stadyumlar da böyledir. Tribünde yanınızdaki insanı tanımazsınız ama gol olduğunda sarılmak için kimse birbirine isim sormaz.
Kalabalığın içinde garip bir güven vardır. Çünkü insan, tanımadığı insanlarla bile görünmez bir bağ kurar.
Boş bir kafeye girdiğinizde bunu hemen fark edersiniz. Mekân güzel olabilir ama içinde hayat yoktur. İnsan kendini biraz daha yalnız hisseder am bütün masaların dolu olduğu bir yere oturduğunuzda ortam bambaşka olur. Her masada başka bir hikâye vardır ve siz o hikâyelerin arasında kendinizi daha canlı hissedersiniz.
Bu duygunun en güçlü yaşandığı yerlerden biri ise belki de Kâbe’dir.
Orada kalabalık bambaşka bir anlam kazanır. Bazen değil yürümek, nefes almak bile zorlaşır. Milyonlarca insan aynı anda aynı yöne dönmüş, aynı duayı ediyor, aynı duygunun içinde akıyor. Kimse kimseyi tanımaz ama herkes birbirine çok yakındır.
Orada insan kalabalığın içinde kaybolmaz. Aksine kendini büyük bir bütünün parçası gibi hisseder.
Belki de bu yüzden insanlar hayatlarının birçok fedakârlığını o yolculuk için yapar. Çünkü o kalabalığın içinde yaşanan duygu, yalnızca bir kalabalık duygusu değildir. Aidiyetin, teslimiyetin ve ortak bir kalbin attığını hissetmenin duygusudur.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey sessizlik değil, başkalarıyla aynı anda aynı yerde olmaktır.
Çünkü insan, tanımadığı insanların arasında bile kendini daha az yalnız hisseder.