Şehir aslında hiç susmuyor.
Motor sesleri, kornalar, frenler, bir yerlerden gelen inşaat sesi…
Arada sirenler geçiyor, sonra kalabalığın uğultusu geri geliyor. Gün boyu kulağımızın etrafında sürekli bir şeyler oluyor. Çoğu zaman bunu pek düşünmüyoruz çünkü şehirde gürültü biraz “normal” sayılıyor ama bazen insan fark ediyor.
Mesela yoğun bir caddede biraz yürüyünce, bir süre sonra içiniz daralır gibi oluyor.
Tam nedenini söylemek zor ama sanki ortamın bir ağırlığı var. Sonra aynı gün bir parkta oturuyorsunuz. Kuş sesi, rüzgar, yaprakların hafif hışırtısı…
Bir anda her şey yumuşuyor.
O an fark ediyorsunuz;
sesler gerçekten fark yaratıyor.
Belki mesele sadece ses değil, sesin türü. Şehirdeki sesler genelde keskin ve düzensiz. Bir korna, sonra bir motor, ardından bir fren sesi. Beyin sürekli tetikte kalıyor gibi. Tam alışacakken yeni bir ses geliyor.
İnsan bunu gün içinde pek düşünmüyor ama akşam olduğunda tuhaf bir yorgunluk oluyor. Sebebini tam açıklayamadığımız türden bir yorgunluk.
Bazen şehirdeki sabırsızlığın da bunda payı var mı diye düşünmeden edemiyorum. Trafikte herkes gergin, insanlar hızlı konuşuyor, küçük şeylere çabuk sinirleniliyor. Elbette tek sebep gürültü değil ama sürekli sesin içinde yaşamanın da etkisi var bence.
Bir de şu dikkatimi çekiyor: Gürültülü yerlerde kimse uzun süre kalmak istemiyor. Bir kafede bile ortam çok gürültülüyse insan çabuk kalkıyor. Sohbet etmek için ses yükseltmek zorunda kalınca keyfi kaçıyor.
Sessizlik o yüzden biraz daha kıymetli geliyor.
Aslında şehirde sessizlik tamamen kaybolmuş değil. Ağaçlı bir sokak, küçük bir park, araç girmeyen bir meydan…
Böyle yerlerde ses bir anda yumuşuyor. İnsan farkında olmadan yavaşlıyor.
Bazen sadece birkaç dakika oturmak bile iyi geliyor.
Şehir hayatı zaten yeterince hızlı. Belki de şehirlerin bazen biraz susmaya ihtiyacı vardır.