Son zamanlarda kendimi sürekli aynı cümlenin içinde buluyorum: “Çabuk olmalıyız.” Sanki her şeyin bir son teslim tarihi var ve o tarih de hep yarın sabah.
Yapılacak işler, öğrenilecek bilgiler, verilecek kararlar… Hepsi bir an önce masanın üzerinde hazır olmalı.
Çünkü dünya çok hızlı değişiyor.
Eskiden değişim dediğimiz şey yıllara yayılırdı. Şimdi ise aylar, hatta bazen haftalar içinde oluyor. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Dün öğrendiğiniz bir şey bugün eskimiş olabiliyor. Bu yüzden daha çok öğrenmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Daha hızlı öğrenmemiz gerektiğini…
Eğitim sistemleri değişiyor, iş yapma biçimleri değişiyor, meslekler değişiyor. Doğal olarak biz de değişmek zorunda hissediyoruz kendimizi.
“Uyum sağlamalıyız” diyoruz. “Geri kalmamalıyız” diyoruz. Böyle olunca da ister istemez hayatın ritmi hızlanıyor.
Bir noktadan sonra acele etmek neredeyse bir hayatta kalma yöntemine dönüşüyor.
Sanki durursak geride kalacağız gibi. Yavaşlarsak oyunun dışında kalacağız gibi. Bu yüzden çoğu zaman farkında bile olmadan hızlanıyoruz. Mesajlara hemen cevap vermek, işleri mümkün olan en kısa sürede bitirmek, aynı anda birden fazla şeyi halletmek…
Bütün bunlar artık neredeyse içgüdüsel bir davranış haline geldi.
Fakat ben kendime şu soruyu da soruyorum: Bu hız bize gerçekten iyi geliyor mu?
Çünkü içten içe biliyorum ki iyi hissettirmiyor. Sürekli yetişme telaşı, sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu… İnsan bir süre sonra yoruluyor. Hatta sadece yorulmuyor, sanki zihni de parçalanıyor. Dikkatimiz dağılıyor, sabrımız azalıyor, hiçbir şeyin içinde tam olarak kalamıyoruz.
En ilginci de şu: Aslında çoğumuz yavaşlamak istiyoruz.
Bir işi acele etmeden yapmak istiyoruz. Bir şeyi gerçekten anlayarak öğrenmek istiyoruz. Bir konuşmayı yarıda kesmeden dinlemek, bir kitabı sindire sindire okumak, bir günü telaşsız geçirmek istiyoruz ama yine de acele ediyoruz.
Belki de modern zamanların en görünmez hastalıklarından biri bu: Sürekli hızlanma hali. Kimsenin tam olarak tarif etmediği ama herkesin içinde hissettiği bir baskı. Sanki görünmeyen bir el omzumuzdan itiyor ve bize sürekli şunu söylüyor: “Daha hızlı.”
Oysa bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey hız değil, durmak olabilir.
Belki de gerçekten düşünmemiz gereken soru şu: Hayatta kalmak için acele etmek zorunda mıyız, yoksa acele ettiğimiz için mi hayatı kaçırıyoruz?