Bir şehir güzel olmak zorunda mı?
Çoğu insan bu soruya hemen “hayır” diye cevap verir. Önemli olan işlevdir deriz. Evler olsun, yollar çalışsın, ulaşım aksamasın…
Şehir dediğin sonuçta yaşamak için vardır ama bazen insanın aklına başka bir şey takılıyor.
Peki mesele sadece işlev değilse?
Şehir aslında her gün baktığımız manzaradır. Sabah işe giderken, akşam eve dönerken, camdan dışarı bakarken…
Günün büyük kısmı o görüntünün içinde geçer. İster istemez insanın ruh hâli de bundan etkilenir.
Bunu bazen öylesine yürürken fark ediyorum. Bazı sokaklar var, insanın içini sıkar. Binalar birbirine hiç benzemiyor; biri üç katlı, yanındaki on beş katlı. Bir cephe cam, diğeri ham beton. Tabelalar bağırıyor, kablolar sarkıyor. Her şey biraz gelişigüzel duruyor.
Orada insanın içinden pek oyalanmak gelmiyor. Adımlar hızlanıyor. Bir an önce geçip gitmek istiyorsun.
Lakin bazı sokaklar da var…
Nedeni tam açıklanamıyor ama yürümek hoş geliyor. Belki ağaçların dizilişi, belki binaların ölçüsü, belki sadece düzen duygusu. İnsan biraz yavaşlıyor. Etrafına bakıyor. Hatta bazen durup oturmak istiyor.
Sanırım estetik dediğimiz şey biraz da bu his…
Üstelik bunun pahalı malzemelerle pek ilgisi de yok. Taş cephe ya da gösterişli binalar olmak zorunda değil. Bazen sadece düzenli bir sokak, temiz bir kaldırım, birbirine uyumlu birkaç bina bile yeterli oluyor.
Çirkinlik çoğu zaman başka bir şeyden geliyor, plansızlıktan.
Her dönem bir şey eklenmiş, biri yüksek yapmış, diğeri tabela asmış, kablolar çekilmiş…
Zamanla şehir biraz karışmış.
Bir noktadan sonra kimliği de kaybolmuş.
Yine de insan her şeye alışıyor. Çirkin bir şehirde de yaşayabilir, hatta mutlu da olabilir. Çünkü insan tam bir uyum canavarı.
Bazen iyi tasarlanmış bir sokakta yürürken bunu fark ediyorsunuz. İçiniz nedense biraz daha sakin oluyor. Belki de şehir dediğimiz şey sadece binalardan ibaret değildir.
Biraz da ruh hâli üretir.